Evlilik ve Aile

Evlilik ve Aile

SON EKLENENLER

evlenmeden önce bilinmesi gerekenler
Evlilik ve Aile

Evlenmeden Önce Bilinmesi Gerekenler

Evlilik, insanın hayatında bitmeyecek bir imtihan sahasıdır. Günümüzde boşanma oranlarının yüksekliği ve evliliklerde huzursuzlukların artışı, bu hakikati gözler önüne seriyor. Çoğu kişi evliliğe büyük hayallerle başlıyor; ancak kısa sürede “bıktım” tarzında sözler söylüyor. Bunun sebebini anlamak için hem zahiri sebeplere hem de kaderî sebeplere bakmak gerekir.

Aile rızık ve ahiret arasındaki denge
Evlilik ve Aile

Aile, Rızık ve Ahiret Arasındaki Denge: Meâric Suresi’nden Derin Bir Uyarı

Dünya hayatı, biz müminler için cennete uzanan uzun ve anlamlı bir yolculuktur. Bu yolculukta aile sevgisi, rızık endişesi ve kulluk bilinci iç içe geçmiş büyük imtihanlardır. Evlatlarımıza duyduğumuz derin şefkat, eşimize olan muhabbet, helal kazanç için verdiğimiz mücadele ve toplumsal sorumluluklarımız, dinimizce övgüyle karşılanan erdemli davranışlardır. 

İslamda evlilik ve Aile huzuru
Evlilik ve Aile

İslamda Evlilik ve Aile Huzuru

Aile, nikâh akdiyle kurulan, sevgi, merhamet ve sorumluluk bağlarıyla birleşmiş en küçük sosyal birimdir. Kur’an ve Sünnet’e göre aile, neslin korunması, iman ve ahlakın yaşatılması için bir sığınak ve terbiyegâhtır. Yani aile, insanın dünyadaki en küçük ama en güçlü sığınağıdır.

Her insanın küçük bir dünyası vardır; bu dünya bazen bir ev kadar küçüktür. Eğer o ev imanla inşa edilirse, aile hayatı dünyada dahi huzurlu bir cennete aday olur ve ahirette de cennet meyvesi verir. Fakat iman ve ahiret inancı eksik olduğunda, cennet olması gereken yuva, maalesef dünyada bile sıkıntılarla dolu bir cehennem azabına dönüşme riski taşır ve ahirette de bir fayda sağlamaz.

Evlilikte Anne Baba ve Eş hakları
Evlilik ve Aile

Evlilikte Anne Baba ve Eş Hakları

Evlilikte anne-baba hakları mı yoksa eş hakları mı daha önceliklidir? Bu soru çoğu zaman yanlış bir karşılaştırma üzerine kuruludur. Çünkü anne-baba ile eşin hakları aynı terazide tartılamaz; her biri ayrı bir hukuka sahiptir.

Evlilikte Sorumluluk
Evlilik ve Aile

Evlilikte Sorumluluk, İffet ve Uyum

İslami evlilik, yalnızca iki insanın bir araya gelmesi değil, aynı zamanda Allah’ın (c.c.) rızasına uygun bir hayat inşa etme gayesidir. İnsan, evlilikle birlikte dünya hayatının en temel imtihan alanlarından birine adım atar. Bu yolculuk, sadece iki bedenin değil, aynı zamanda iki kalbin, iki ruhun ve iki kaderin birleşmesiyle şekillenir.

Evlilik, bireysel huzurun ötesinde toplumsal barışın ve ahlaki istikrarın da temelini oluşturur. Ancak ne yazık ki modern çağın dayatmaları, bireysel arzuların öne çıkması, gösterişin ve hevesin ilişkiyi belirlemesi, maneviyattan uzaklaşma gibi nedenlerle bu kutsal müessesenin anlamı büyük ölçüde yozlaştırılmaktadır. Mahalle baskısı, gizli nikâh arayışları, “evlenince düzelirim” zannı gibi meseleler yalnızca bireysel hayatları değil, toplumun manevi dokusunu da zedelemekte; İslami perspektifle değerlendirildiğinde çok daha derinlikli problemleri gözler önüne sermektedir. Evlilikte iffet, sabır ve sorumluluk bilinci bu noktada daha da önem kazanmaktadır.

Çocuk Terbiyesi
Evlilik ve Aile

Çocuk Terbiyesi Nasıl Olmalı? Peygamberlerden Günümüze

Çocuk, aileler için hem en büyük nimet hem de en ağır imtihanlardan biridir. Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle haber verir:
“Bilin ki mallarınız ve evlatlarınız birer imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın katındadır.” (Enfâl Suresi, 28)
Demek ki çocuk sahibi olmak da olmamak da bir sınavdır. Çocuğu Allah’tan (c.c.) koparacak derecede sevmek, onu bir put haline getirmek kalbi karıştırır ve asıl vazifeden uzaklaştırır. Üstad Bediüzzaman Said Nursî de Lem’alar adlı eserinde aile imtihanına dikkat çeker ve evlat sevgisinin şefkatin en ulvî bir tezahürü olmakla beraber, Allah’ın (c.c.) rızasına uygun olmadığında insanı büyük hatalara sürükleyebileceğini belirtir.

İMAN ESASLARI

HZ. MUHAMMED (SAV)

Cahiliye dönemi toplumu

Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye toplumunun en karanlık yönlerinden biri, kadına verilen değerin yokluğu idi. Kadın, miras hakkına sahip değildi, bir mal gibi alınıp satılırdı. Kadın bir şahsiyet değil, erkeğin malı olarak görülürdü. Evlenme ve boşanma hakkı yalnızca erkeklere aitti; kadının rızası çoğu kez dikkate alınmazdı. Bir erkek, eşi öldüğünde onu miras gibi oğluna bırakabilir veya başkasına devredebilirdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek, özellikle yoksul veya utanç korkusuyla yaşayan kabileler arasında yaygındı. Bu uygulama, toplumun merhametsizliğini ve kadına bakışındaki çarpıklığı en açık biçimde gösteriyordu.

Ayrıca kadın, dini hayatın da dışında tutulur, ibadetlerde ve toplumsal kararlarda yer alamazdı. Cahiliye Arapları, kadınların uğursuzluk getirdiğine inanır, bazı kabileler kız çocuklarının doğumunda yas tutardı. Kadınlara mirastan pay verilmez, evliliklerde mehir yerine başlık parası ödenirdi. Kadın, alınıp satılan bir eşya gibi muamele görürdü.

Kur’an-ı Kerim bu vahşeti şöyle tasvir eder:

“Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir. (Aklınca) verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!” (Nahl Suresi, 58–59)

Ve kıyamet günü o masum çocuklara şu soru sorulacaktır:

“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” (Tekvîr Suresi, 8–9)

İslam geldiğinde bu vahşet sona erdi. Resûlullah (s.a.v.), kadını toplumun onurlu bir bireyi olarak konumlandırdı. O, kız çocuklarını “rahmet vesilesi” olarak tanıttı:

“Kim üç kız çocuğunu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa, Cennet ona vacip olur.” (Ebu Davud, Edeb, 120)

Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu dönüşümü şöyle yorumlar: “Asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı.” (İşârâtü’l-İ’câz)

Bugün de kürtaj, cinsiyet ayrımcılığı, aile içi şiddet, kadını bir meta gibi görmek ve onu yalnızca dış görünüşüyle değerlendirmek gibi anlayışlar, o karanlık zihniyetin modern yansımalarıdır. Günümüzün cahiliyeti, özgürlük söylemi altında kadını başka bir esarete sürüklemekte; onu tüketim kültürünün bir süsü, reklam dünyasının bir aracı hâline getirmektedir. Oysa İslam, kadını iffet ve haysiyetin, rahmet ve hikmetin simgesi olarak yüceltmiştir.

Mekke

Asr-ı Saadet ve Mekke’de İnanç Düzeni

Birçok Müslüman, imanî bir heyecanla, “Keşke Asr-ı Saadet’te yaşasaydım” der. O günlerin sahihliğini ve berraklığını, iman edenlerin Resûlullah (s.a.v.)’ı gözleriyle gördükleri o kutlu günleri hayal ederler. Ancak bu hayalin bir ucunda da şu muhasebe sorusu durur: “O gün orada olsaydım, gerçekten imanımın hakkını verebilir miydim?” Sorunun cevabı, zamanda değil, hâlde saklıdır. Çünkü şu soru daha gerçekçidir: “Bugün ne yapıyorsam, o gün de onu yapardım.” 

Asr-ı Saadet, sadece bir tarih dönemi değil, bir ruh hâlidir. O dönemde iman edenler, Efendimiz (s.a.v.)’in yanında olmanın şerefine erdiler; ama imanın hakikatini yaşayanlar, sadece onu görmekle değil, kalplerinde O’nun davetini canlı tutmakla yüceldiler. Onlar, vahyin sıcak nefesini hissediyor, Kur’an-ı Kerim’in emirlerini hemen hayatlarına taşıyorlardı. Fakat asıl fazilet, o nuru sadece görmekte değil, kalpte yaşatmakta gizlidir.

Hz. Miktad bin Amr (r.a.)’a genç sahabeler, “Ne mutlu size! Resûlullah’ı (s.a.v.) gördünüz, O’nunla beraber yaşadınız” dediklerinde, Miktad (r.a.) şu derin cevabı verir:

“Siz öyle demeyin. Biz nice kimseleri gördük ki, Efendimiz’in (s.a.v.) yanında yaşadılar ama iman etmediler. Siz bugün iman üzeresiniz, sevinin.” (İbn Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihâye, c.5)

Bu cevap, imanın zamanla değil, hâlle ilgili olduğunu anlatır. Asr-ı Saadet’i değerli kılan şey, dönemin şartları değil, o dönemin insanlarının samimiyetidir. Bugün de aynı iman samimiyetiyle yaşayan bir kalp, kendi çağında bir Asr-ı Saadet havası estirebilir.

Resûlullah’ın (s.a.v.) çağında olsaydık bile, kalplerimizde yalan, riyakârlık, tembellik ve korkaklık varsa, O’nun yanında görünsek de Bedir’de değil, münafıkların safında olurduk. Ancak bir insan dürüstlüğü, sabrı, takvayı ve merhametiyle yaşarsa, kendi zamanında Resûlullah’ın yolunda yürüyenlerden olur. Bu, Asr-ı Saadet’in sadece geçmişte kalmadığını, her kalpte yeniden doğabileceğini gösterir; dolayısıyla Asr-ı Saadet özlemi, geçmişe değil, bugüne yöneltilmiş bir çağrıdır: O’nun gibi yaşamak. 

Günümüzde O’nun (s.a.v.) merhametini, adaletini, sabrını, tevazusunu hayatımıza taşıdığımız oranda, biz de kendi çevremizde küçük bir Asr-ı Saadet inşa etmiş oluruz.

Mekke

Cahiliye Dönemi ve Gerçekleri

Cahiliye kelimesi, günlük dilde genellikle “bilgisizlik” veya “okuma-yazma bilmemek” anlamında kullanılır. Ancak bu kelimenin kökü olan cehl, sadece bilgi eksikliğini değil, aynı zamanda kalbin hakikate kapanmasını, insanın ilahi rehberden kopuşunu da ifade eder.

Uhud Savaşı

Uhud Savaşı

Uhud Savaşı Müslümanlar Uhud’da Neden Galibiyet Elde Edemediler? Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef gibiler Bedir’de

SAHABE HAYATLARI

Zübeyr bin Avvam (r.a.)

Zübeyr bin Avvâm (R.a)

İçindekiler Zübeyr b. Avvam (r.a.) Kimdir?  Zübeyr b. Avvam (r.a.) Nasıl İman Etmiştir?  İslam İçin

Said bin Zeyd

Said bin Zeyd (r.a)

İçindekiler Said b. Zeyd (r.a.) Kimdir? Saîd bin Zeyd (r.a.) Nasıl İman Etti? Bedir Savaşı

NAMAZ TESBİHATLARI

yatsı namazı tesbihatı

Yatsı Namazı Tesbihatı

Yatsı Namazı Tesbihatı Yatsı namazının farzı kılınıp selâm verildikten sonra,  “Allâhümme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte

Yatsı Namazı Tesbihatı Arapça Okunuş

Yatsı Namazı Tesbihatı Arapça Okunuş

Yatsı Namazı Tesbihatı Arapça Okunuşu اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَ مِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ

Akşam namazı tesbihatı

Akşam Namazı Tesbihatı

Akşam Namazı Tesbihatı Akşam namazının farzı kılınıp selâm verildikten sonra,  “Allâhümme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte