Efendimiz (s.a.v.)’in 35 Yaşında Yaşanan Olaylar ve Kâbe Hakemliği

Efendimiz (s.a.v.)’in 35 Yaşında Yaşanan Olaylar ve Kâbe Hakemliği

Efendimiz (s.a.v.)’in 35 Yaşında Yaşanan Olaylar ve Kâbe Hakemliği

Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risalet öncesi hayatı, çocukluktan gençliğe uzanan dönemde sergilediği dürüstlük, nezaket ve sağlam karakterle dikkat çeker. O’nun (s.a.v.) Rabbine (c.c.) teslimiyeti, topluma karşı adaleti ve ailesine olan merhameti, ileride üstleneceği büyük vazifenin bir hazırlığı gibidir. Bu dönem, nübüvvet nurunun yavaş yavaş belirginleştiği saf bir hazırlık sürecini yansıtır.

Bu hazırlık sürecinin en belirgin aşamalarından biri Efendimiz (s.a.v.)’in 35 yaşında gerçekleşen olaylardır. Bu yaş, hem aile hayatında hem toplumdaki konumunda hem de Kâbe’nin yeniden inşası sırasında sergilediği hikmetle risaletin yaklaşmakta olduğunu gösteren özel bir dönemdir. Özellikle Kâbe hakemliği, bu dönemin en dikkat çekici hadiselerindendir.

Hz. Fâtıma’nın (r.a.) Doğumu

Rivayetlerde, Efendimiz (s.a.v.)’in 35 yaşındayken kızı Hz. Fâtıma’nın (r.a.) doğumunun gerçekleştiği aktarılır. Kız çocuklarının hor görüldüğü bir toplumda onun doğumu, Efendimiz (s.a.v.)’in yüzünde büyük bir sevinç uyandırmış, bu durum Mekkelileri hayrete düşürmüştür. 

Hz. Hatice (r.a.) daha önceki kızlarının isimlerini Efendimiz (s.a.v.)’in koyduğunu söyleyerek bu kez ismi kendisinin vermek istediğini dile getirir. Ancak Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali’nin (r.a.) annesi olan Fâtıma bint Esed (r.a.)’e duyduğu derin hürmet sebebiyle kızlarına “Fâtıma” adının verilmesini ister. 

Bu durum Hz. Hatice (r.a.)’yi ayrıca memnun eder; çünkü annesinin adı da Fâtıma’dır. Böylece hem kendi annesinin ismi yaşatılmış olur hem de Efendimiz (s.a.v.)’in “annemden sonra annem olan kadın” diye övdüğü Fâtıma bint Esed’in (r.a.) adı Hz. Fâtıma’ya (r.a.) verilmiş olur.

Hz. Fâtıma (r.a.), sadece bir evlat değil; peygamber neslini devam ettiren mübarek soyun anasıdır. Efendimiz (s.a.v.) da bir hadisinde “Her Peygamber’in nesli kendindendir, benim neslim ise Fatıma’dandır.” (Taberânî, el-Mü’cemü’l-Kebîr, 2630) buyurarak onun faziletli konumuna işaret eder.

Efendimiz (s.a.v.)’in 35 Yaşında Yaşanan Olaylar ve Kâbe Hakemliği

İçindekiler

"Onu Allah Bizim İçin Seçti": Hz. Ali’nin (r.a.) Peygamber Hanesinde Yetişmesi

Efendimiz (s.a.v.) ve Hz. Hatice’nin (r.a.) evliliği sonrası yaşanan maddi ferahlık, O’nun (s.a.v.) akrabalarına daha fazla destek olmasını sağladı. Aynı dönemde Mekke’de şiddetli bir kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Birçok aile geçim sıkıntısı nedeniyle zor günler geçiriyor, özellikle dar gelirli haneler temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekiyordu. Geçim sıkıntısı çeken bu ailelerden biri de Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in ailesiydi. 

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) ve Hz. Abbas (r.a.), Ebû Tâlib’in çocuklarından bazılarını yanlarına almayı teklif ettiler.

Hz. Abbas (r.a.) Cafer’i yanına alırken, Efendimiz (s.a.v.) 5 yaşındaki Hz. Ali’yi (r.a.) kendi hanelerine aldı. Hz. Hatice (r.a.) bu haberi memnuniyetle karşıladı; çünkü o ev, şefkatin hâkim olduğu bir yuvaydı. 

Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali’yi yanına aldıktan sonra onun ahlâkındaki güzelliği ve safiyetindeki nuru her geçen gün daha fazla müşahede ediyor, ‘Ali bendendir ve ben de ondanım’ (Tirmizî, Menâkıb, 20) buyurarak ona duyduğu yakınlığı ifade ediyordu. Yine bir başka sefer, Hz. Ali’nin üstünlüğüne işaret eden, ‘Ben ilmin şehriyim, Ali ise o şehrin kapısıdır’ meâlindeki sözleriyle onun ilmî ve ruhaniyetiyle ne kadar müstesna bir şahsiyet olduğunu beyan etmişti. Bu sözler, Efendimiz’in (s.a.v.) Hz. Ali’yi hanesine almakla nasıl büyük bir fazilet ve bereket sahibi bir evlât edindiğini ortaya koyuyordu.

Hz. Ali (r.a.)’nin çocukluk dönemi boyunca Efendimiz (s.a.v.)’in evinde büyümesinin önemli bir hikmeti vardır. O günden itibaren Hz. Ali (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in ahlakıyla yetişmiş ve ileride üstleneceği büyük görevlere böylece hazırlanmıştır. Hz. Ali (r.a.), İslâm tarihinin en büyük velilerinden biri, ilmi, cesareti ve takvasıyla temayüz etmiş bir sahabidir. 

Aynı zamanda Raşid Halifelerin dördüncüsü olarak ümmete adaletle önderlik etmiş; Zülfikar sahibi bir yiğit, Bedir’den Hayber’e kadar birçok savaşın kahramanı ve Efendimiz (s.a.v.)’in “ilmin kapısı” diye övdüğü müstesna bir şahsiyet olmuştur.

Nübüvvetin Ön Hazırlığı: Efendimiz’in (s.a.v.) 35 Yaşından Sonra Yalnızlığı Sevmesi ve Tefekkür

Rivayetlerde, Efendimiz in (s.a.v.) 35 yaşlarında yalnızlığı ve tefekkürü daha fazla sevdiği aktarılır. Hira mağarasına doğru başlayan bu ruhani yöneliş, nübüvvet öncesi hazırlık döneminin güçlü bir işaretidir.

Bu sessizlik, kalbin berraklaşması, zihnin dünyevi gürültüden sıyrılması ve hakikate hazırlanmanın bir yoluydu. İçinde yaşadığı toplumun çirkin hâli, yaygın zulüm ve putperestliğin karanlığı O’nu (s.a.v) derinden huzursuz ediyordu. Cahiliye döneminin adaletsizliği, zayıfların ezilmesi, kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi vahşi uygulamalar, O’nun (s.a.v) merhamet dolu yüreğinde derin yaralar açıyordu. Bu bozulmuş düzeni tek başına değiştirememenin verdiği çaresizlik, kalbinde ağır bir sızı bırakıyor ve O’nu (s.a.v) daha çok iç muhasebeye yöneltiyordu.

Bu içe dönüş ve inziva süreci, Efendimiz’in (s.a.v.) nübüvvet öncesi ruhen olgunlaşmasını sağlayan yaklaşık üç yıllık bir hazırlık dönemi olarak devam etmişti. Yaşının 40’a yaklaşmasıyla birlikte Hira’daki manevi yoğunluk ve içsel arayış daha da derinleşmiş; günler süren tefekkürlerinde kâinatın yaratılış hikmetlerini, insanın varoluş gayesini ve toplumun içine düştüğü ahlaki çöküşü temaşa ederek, hakikate yönelik derin bir yöneliş yaşamıştı. Bu derinleşme, kalbinin âdeta yaklaşan vahyin ağırlığını karşılamaya hazırlanır bir kıvama erişmesine vesile oluyordu.

Kavga ve Kan Dökülmesini Engelleyen Hikmet: Muhammedü’l-Emîn ve Hacerü’l-Esved Hakemliği

Efendimiz (s.a.v.)’in 35 yaşında yaşadığı en önemli hadiselerden biri Kâbe’nin yeniden inşası ve Hacerü’l-Esved’in yerleştirilmesi sırasında yaptığı Kâbe hakemliğidir. Bu olay, Kâbe tarihindeki yenilenme süreçlerinin son halkasıdır.

Efendimiz (s.a.v.)’in 35 Yaşında Yaşanan Olaylar ve Kâbe Hakemliği

Kâbe’nin Önceki İnşaları

Kâbe’nin ilk temellerinin Hz. Âdem (a.s.) tarafından atıldığı, Nuh tufanı sonrası ise Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. İsmail (a.s.) tarafından yeniden yükseltildiği rivayet edilir. Kur’an-ı Kerîm’de bu inşa şöyle anlatılır:

Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara, 127)

Kureyş Döneminde Yeniden Yapılması

Asırlar sonra yapı; Mekke’nin kavurucu sıcakları, sert rüzgârları, zaman zaman meydana gelen seller ve çöl ikliminin taşları aşındıran etkisiyle yıpranınca, Kureyşliler Kâbe’nin yeniden inşasına karar verdi ve sadece helal kazançla yapılmasını şart koştular. Bunun nedeni, Kâbe’nin sıradan bir bina değil; Allah’ın (c.c.) hürmet edilmesini emrettiği, İbrahimî mirası taşıyan mukaddes bir ev olmasıydı. 

Kureyş, böylesi bir mabedin haram kazançla inşa edilmesinin ilahi gazabı celbedebileceğine inanıyordu. Ayrıca yakın zamanda yaşanan Fil Vakası’nda da Kâbe’nin mucizevi bir şekilde korunmuş olması, halkın Kâbe’ye karşı duyduğu saygı ve hassasiyeti daha da artırmıştı. 

Bu nedenle, faiz gelirleri, zina ve fuhuşla elde edilen kazançlar, kumar parası, haksız kazanç ve gasp gibi helal olmayan tüm gelirlerin bu süreçten tamamen uzak tutulmasını şart koştular. Bu kararı özellikle Kureyş’in ileri gelenlerinden Velîd bin Muğîre dillendirmiş ve tüm kabileler tarafından kabul görmüştü. Yani bu hassasiyeti gösterenler cahiliyedeki müşriklerdi.

Bu titizlik, inşaat sürecinin her aşamasında kendini gösterdi; İnşaat devam ederken Mekke yakınlarındaki Şuaybe Limanı’na vuran bir gemi, Kureyş için beklenmedik bir imkân sundu. Fırtına sebebiyle karaya oturan bu gemide, Kâbe’nin onarımında kullanılmaya son derece uygun kaliteli keresteler ve çeşitli yapı malzemeleri bulunuyordu. Bununla birlikte gemide Bizans topraklarında yetişmiş, marangozluk ve taş işçiliğinde mahir Rum ustalar da vardı.

Kureyş, hem gemideki malzemeleri hem de bu ustaların maharetini değerlendirmek üzere onları ücret karşılığında çalışmaya davet etti. Böylece inşa süreci hem hızlandı hem de ortaya daha sağlam, daha düzenli bir yapı çıkmış oldu. Ancak malzeme yetersizliği nedeniyle Kâbe, Hz. İbrahim (a.s.) dönemindeki eski sınırlarında tamamen inşa edilemedi; özellikle Hicr-i İsmail bölgesi bütçe kısıtlılığı yüzünden yapının dışında bırakıldı. 

Efendimiz (s.a.v.)’in daha sonra Hz. Aişe (r.a.)’ye söylediği şu sözle, Kâbe’nin yeni sınırları hakkındaki düşüncesini anlıyoruz: 

“Kavminin kalplerinin hoşlanmayacağından korkmasaydım, Hicr’i Beyt’e dahil eder, kapısını da yere kadar indirirdim.” (Sünen-i Dârimî, Hac Menasıkı, Hadis No: 1907)

Hacerü’l-Esved’in Yerine Konulması – Kâbe Hakemliği

İnşaat tamamlanınca Hacerü’l-Esved’i yerine koyma şerefi konusunda kabileler arasında büyük bir tartışma çıktı. Her kabile bu şerefi kendine ait görmek istiyordu; çünkü bu görev yalnızca bir taşı yerine koymak değil, Kureyş içinde büyük bir prestij kazanmak anlamına geliyordu. 

Tartışma o kadar büyümüştü ki, kabilelerin birbirine karşı kılıç çekmesinden endişe edilir hâle gelmişti. Böyle gergin bir ortamda ortak bir çözüm arayışı doğdu ve sonunda şöyle denildi:

Sabah Kâbe’nin kapısından ilk kim girerse hakemimiz o olsun.”

Sabah olduğunda kapıdan içeri giren ilk kişi Efendimiz Muhammedü’l-Emîn (s.a.v.) oldu. El-Emin O’na Kureyşlilerin vermis olduğu bir lakaptı ve O’nun (s.a.v.) adalet, dürüstlük ve güvenilirlik konusundaki eşsiz itibarını bilen herkes onu görünce büyük bir sevinç yaşadı. Çünkü böyle bir tartışmayı çözecek en hikmetli kişinin O (s.a.v.) olduğunu biliyorlardı.

Efendimiz (s.a.v.) bir örtü getirtti. Hacerü’l-Esved büyük bir dikkatle örtünün tam ortasına yerleştirildi. Ardından her kabileden bir temsilci, örtünün kenarlarından tutarak taşı hep birlikte kaldırmaya başladı. 

Bu manzara, bir taşın yerleştirilmesinden çok daha fazlasını ifade ediyordu; zira kabilelerin hepsi, uzun süredir çözülemeyen bir meselede nihayet ortak bir hareket sergilemiş oluyordu. Böylece gerilim yavaş yavaş yerini sükûnete bıraktı. 

Taş Kâbe’nin duvar hizasına ulaştırıldığında Efendimiz (s.a.v.) onu bizzat kendi mübarek elleriyle dikkatle yerine yerleştirdi. Bu an, hem Kureyş’in hem de Mekke tarihinin hafızasında silinmez bir iz bıraktı.

Bu çözüm:

  • Kavga ve kan dökülmesini engelledi,
  • Her kabileye şeref payı verdi,
  • Birlik ruhunun Kâbe’nin inşasında tekrar dirilmesini sağladı,
  • Ve hepsinden önemlisi, Efendimiz (s.a.v.)’in eşsiz hikmetini bir kez daha gösterdi.

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - Doğumu Ve Çocukluğu - Bölüm 5

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir