Masum Çocukların Hastalığı ve Hasta-Yaşlı Bakımında Manevi Kazanç
Hastalık ve sıkıntılar, görünüşte zorluk gibi görünse de insanın kalbini ve ruhunu olgunlaştıran birer imtihandır. Hastalanan masum çocuklara ve yaşlı anne-babalara gösterilen özen ve hizmet, sadece onların hayatına değil, hizmet edenin manevi derinliğine de büyük katkı sağlar. Şefkat ve ihlâs ile yapılan her davranış, hem Allah’ın (c.c.) rızasına vesile olur hem de insanın kalbini rahmetle doldurur.
Meşakkatlerin Hikmeti ve Manevi Yolculuğumuz
Hayatımızda bazen öyle günler olur ki; içimizi kara bulutlar kaplar. Bu kara bulutların sebeplerinden biri ise yakınlarımızdan aldığımız kötü haberlerdir. Özellikle de anne, baba veya evladımızla ilgili bir sıkıntı duyduğumuzda kalbimiz hemen sıkışır. Örneğin, kendi çocuğumuzun, küçük kardeşimizin ya da bir yakınımızın çocuğunun hastalandığını düşünelim. Böyle bir durumda elimiz ayağımıza dolaşır. Fakat bütün bunlar boşuna değildir. Masumiyetleriyle günah işlemekten uzak olan çocukların yaşadığı bu zorluklar bize büyük bir ders ve mesaj verir. Allah’ın (c.c.) bizlere gönderdiği bu hastalık ve manevi olgunluk sınavları, sadakatimizi kuvvetlendirir, imanımızı olgunlaştırır. Çünkü bu olayların muhatabı yalnızca çocuklar değil, anne ve babalardır.
Meşakkat, ilk bakışta ağır ve zahmetli görünse de aslında imanımızın gelişimesi için bir fırsattır. İnsan, zahmet ateşinde pişmeden Allah’a (c.c.) karşı sadakatini tam manasıyla ortaya koyamayabilir. Bizim manevi duygularımızın açılabilmesi için de meşakkatlere ihtiyaç vardır. Gelecekte elde edeceğimiz muvaffakiyetlerin çoğu, bugün sabrettiğimiz bu imtihanlara bağlıdır.
İçindekiler
Gafletin Kaynağı: Rahatlık ve Lüzumsuz Eğlenceler
Meşakkat insanı gafletten uyandırırken, rahatlık tam tersine kalbi gaflete sürükler. Özellikle yanlış ortamlarda yapılan gaflete sürükleyen eğlenceler kalbi öldürür. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Çok gülüp eğlenmeyi alışkanlık edinmeyin. Şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizî, Zühd, 2; İbn Mâce, Zühd, 19)
Bizim için bu hadis bir ikazdır. Çünkü Allah’ı (c.c.) unutturan kahkahalar, manevî organlarımızı yani latifelerimizi söndürebilir. Yanlış bir söz, yanlış bir bakış veya yanlış bir gülüş bile bu latifeleri zayıflatabilir. Bu konuda çok dikkatli davranmalıyız. “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek günahı hafife almamalıyız. Bediüzzaman Said Nursi bu konu hakkında şöyle demiştir:
“Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.” (Risale-i Nur, Lem’alar, On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota)
Kur’an-ı Kerim’de de mücrimlerin cehenneme sürüklenme sebepleri sayılırken şu hakikat beyan edilmiştir:
“Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.” (Müddessir Suresi, 45)
Demek ki boş sohbetler, gaflete sürükleyen gülüşler ve Allah’ı (c.c.) hatırlatmayan meclisler insanı fark etmeden cehenneme sürükleyebilir.
Hasta Bakıcıların Manevi Kazancı
Allah (c.c.) , hastalara hizmet eden kimselere büyük ikramlarda bulunuyor, onları sabır ve meşakkatle yeniden uyandırıyor, adeta sevaba boğuyor.
Hastalanan bir çocuğa bakmak, anne-babaya hizmet etmek veya bir mümin kardeşe destek olmak, hem hastaya hem de bakana manevi kazanç sağlar.
Bediüzzaman Said Nursî hastalara bakanlar hakkında şöyle söylemektedir:
“Ey masum hasta çocuklara ve masum çocuklar hükmünde olan ihtiyarlara hizmet eden hasta bakıcılar! Önünüzde mühim bir ticaret-i uhreviye var. Şevk ve gayret ile o ticareti kazanınız.” (Risale-i Nur, 25. Lem’a, 24. Deva)
Demek ki, hasta olanlar gibi onlara hizmet edenler de büyük bir kazanç elde ediyor. Yeter ki bu hizmet Allah (c.c.) rızası için olsun. Aksi halde, üşene üşene, isteksizce, hastanın başına kakarak yapılan bir bakıcılık kişiye sevap değil, günah kazandırabilir. Eğer bu konu Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmakla bağlanmazsa kişinin bu konuda şevkli olması zordur. Hatta hastaya bakmaktaki Allah’ın (c.c.) rızasını çözememiş kimselerden “ölmedi de kurtulamadık” gibi cahilce sözler maalesef ağızdan dökülebilmektedir. Hâlbuki bu, derin bir iman meselesidir.
Masum Çocukların Hastalıklarındaki İlahi Hikmetler
Masum çocukların hastalıkları, dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç bir mesele gibi görünür. Çünkü onlar günahsızdır. Öyleyse bu masum yavrular neden hastalanır? İşte bu sorunun ardındaki hikmetlere yakından bakalım.
Bediüzzaman Said Nursî bu konu hakkında şöyle söylemektedir:
“ Mâsum çocukların hastalıklarını, o nazik vücudlara bir idman, bir riyazet ve ileride dünyanın dağdağlarına mukavemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbâniye gibi, çocuğun hayat-ı dünyeviyesine ait çok hikmetlerle beraber ve hayat-ı ruhiyesine ve tasaffî-i hayatına medar olacak büyüklerdeki keffâretü’z-zünub yerine, mânevî ve ileride veyahut âhirette terakkiyât-ı mâneviyesine medar şırıngalar nev’indeki hastalıklardan gelen sevap, peder ve validelerinin defter-i a’mâline, bilhassa sırr-ı şefkatle çocuğun sıhhatini kendi sıhhatine tercih eden validesinin sahife-i hasenâtına girdiği, ehl-i hakikatçe sabittir.” (Risale-i Nur, 25. Lem’a, 24. Devâ)
İdman: Hayata Hazırlık
Allah (c.c.), masum çocuklara küçük yaşta bazı hastalıkları göndererek onları hayata hazırlar; bu bir idman gibidir. Çünkü nasıl ki sporcular küçük antrenmanlarla gelecekteki büyük müsabakalara hazırlanırsa, çocuk da küçük yaşta çektiği hastalıklarla ilerideki zorluklara karşı direnç kazanır. Zor şartlar, çocukların ileride sabırlı, güçlü ve dayanıklı bireyler olmasına vesile olur; çünkü küçük yaşta hiçbir zorluk görmeden büyüyen çocuklar ergenliğe girdiklerinde en ufak sıkıntıya tahammül edemez ve bu sabırsızlık evliliklerde veya hayatın başka alanlarında da kendini gösterir. Oysa sabır ve iman, kurtuluşun anahtarıdır; bu yüzden Allah (c.c.) çocuklara küçük yaşlarda zorluklarla tanışma imkânı verir ve hastalıklar da bunun bir parçasıdır.
Günümüzde birçok çocuk aşırı korunaklı şekilde yetişiyor; kendi başına yemek yemeyen, ayakkabısını bile bağlamayan ve küçük bir eksiklikte panikleyen bir nesil ortaya çıkıyor. Bunun sebebi ise onların hiç zorlukla tanışmamasıdır. Allah (c.c.) ise merhametiyle, bazen anne babaların farkında olmadığı bu terbiyeyi bizzat üstlenir ve masum çocuklara gönderilen hastalıklar, onların hayat yolculuğunda güçlenmeleri için birer ilahi eğitim hâline gelir.
Riyazet: Fıtrata Dönüş
Bediüzzaman Said Nursî bu konu hakkında şöyle söylemektedir:
“İhtiyarlara bakmak ise, hem azîm sevap almakla beraber, o ihtiyarların ve bilhassa peder ve valide ise dualarını almak ve kalblerini hoşnut etmek ve vefâkârâne hizmet etmek, hem bu dünyadaki saadete, hem âhiretin saadetine medar olduğu, rivâyât-ı sahiha ile ve çok vukuat-ı tarihiye ile sabittir. İhtiyar peder ve validesine tam itaat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencide etse, azâb-ı uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle cezasını gördüğü, çok vukuatla sabittir.” (Risale-i Nur, 25. Lem’a, 24. Devâ)
Anne baba hakkı, dinimizde çok önemli bir yere sahiptir. İhtiyarların ve özellikle anne ve babanın bakımını üstlenmek, onların dualarını almak, kalplerini hoşnut etmek ve vefakârane hizmet etmek suretiyle hem bu dünyada hem de ahirette mutluluğa vesile olur. Allah (c.c.) Kur’an’da anne ve babaya bu kadar yüksek pay ayırmış, onların haklarını vurgulamıştır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) annelere verdiği önemi şu Hadis-i Şerif ile anlayabiliriz:
“Ben namazı uzatmak niyetiyle namaza başlarım, ancak o esnâda bir çocuk ağlaması işitirim, onun ağlamasından annesinin hissedeceği üzüntünün şiddetini bildiğim için hemen namazı kısaltır, hafifletirim.” (Buhârî, Ezân, 65). Buradan, anne hakkının ne kadar büyük ve kıymetli olduğu anlaşılmaktadır.
Hastalık zamanında anne ve babaya bakmayan vicdansızların durumu ise farklıdır. Onlar, işlerinin yoğunluğu, eşlerinin etkisi veya onlara bakmaktan duyacağı rahatsızlıklar gibi sebeplerle yaşlılara ve hastalara gereken ilgiyi göstermezler. Oysa, hasta ve yaşlı anne babaya bakmak evin bereketi için de çok önemlidir. Zahiren anne babaya hizmet ediyor gibi görünse de hakikatte, bereket onların vesilesi ile gelir.
Tam itaat eden ve yaşlı anne ve babasına hizmet eden evlat, ileride aynı karşılığı kendi evladından görür. Eğer bir evlat anne veya babasını rencide ederse, ahiretteki azabı dışında dünyada da çeşitli felaketlerle karşılaşabilir. Bu, Allah’ın (c.c.) adetullah denilen bir kanunudur. Anne babaya zulmeden insanlar genellikle dünyaya aşırı düşkün oldukları için yaşlılara ve hastalara gereken saygıyı göstermez, onlarla ilgilenmeyi istemezler. İman olmadıkça, bu tür davranışların çözümü oldukça zordur.
İhtiyarlara Hizmetin Önemi
Riyazet, nefsin isteklerini kırmak anlamına gelmektedir ve eski evliyaların ve peygamberlerin hayatında sıkça rastlanan bir uzlet ve çile halidir. Bu nedenle küçük çocuklarda, anne baba veya yakın çevrenin yanlış tutumları sonucu şımarıklık gelişebilir, fakat Allah (c.c.) masum çocuklara bazen hastalık göndererek onları bu durumdan korur ve onları doğru olan fıtratına döndürür.
Hastalık, çocuk için bir tür ruh eğitimidir. Tıpkı aşı gibi, küçük yaşta verilen bu sınavlar ileride karşılaşacağı zorluklara karşı adaptasyon kazandırır. Böylece çocuk ileriki yaşlarda aynı sorunlarla karşılaştığında artık güçlüdür ve onları aşabilecek bir kapasiteye sahiptir. Bu nedenle masum bir çocuğun hastalığı, onun ilerideki ruhsal ve ahlaki gelişimi için bir yatırımdır. Çünkü küçük yaşta karşılaştığı zorluklar ilerideki egoist ve bencil davranışları engeller ve aynı zamanda sabır, dayanıklılık ve empati gibi erdemlerin kökünü atar.
Hastalık, sadece fiziksel bir imtihan değil, çocuğu güçlendiren ve olgunlaştıran bir araçtır; bu yüzden masum çocuklarda görülen sıkıntılar aslında Allah’ın (c.c.) bir rahmeti ve geleceğe yönelik bir hazırlığıdır. Dolayısıyla hastalık, masum çocuğun terbiyesi için bir vesiledir ve Allah’ın (c.c.) Rab ismi, yani “terbiye eden” sıfatı burada tecelli eder.
Çocuklarda günah olmadığından, hastalık günah dökmez. Onlarda hastalığın hikmeti manevî terakkidir, yani derecelerinin yükselmesidir. Ayrıca masum çocuğun hastalığı, anne ve babaya da sevap kazandırır. Çünkü başucunda sabırla duran, şefkatle çocuğunun sıhhatini kendi sıhhatine tercih eden ebeveynin defterine hayır yazılır.
Hasta Olan Ehl-i İman’a Hizmet ve Şefkatin İslamî Önemi
Bediüzzaman Said Nursî bu konu hakkında şöyle söylemektedir:
“Evet, ihtiyarlara, mâsumlara, yalnız akrabasına bakmak değil, belki ehl-i iman madem sırr-ı imanla uhuvvet-i hakikiye var onlara rast gelse, muhterem hasta ihtiyar ona muhtaç olsa, ruh u canla ona hizmet etmek İslâmiyetin muktezasıdır.” (Risale-i Nur, 25. Lem’a, 24. Devâ)
Dinimiz, ehl-i imana hizmet yani iman sahiplerine hizmet etmeyi bir mükellefiyet olarak öğretir. Örneğin, köyünde yalnız bir hasta gördüğünde hemen yardımına koşan, onu hastaneye götüren kişiler vardır. Bu ehl-i imana hizmetin güzel bir örneğidir. Masum bir kimsenin ihtiyaçlarını gözeten bir kişi, aslında hem o kişiye hem de Allah’a (c.c.) hürmet etmiş olur. Böylece hem dünyada hem ahirette kazanç sağlar.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında da şefkatin merkezi bir yeri vardır. O’nun (sav) en büyük kabiliyetlerinden birisi şefkatidir. İnsan, kendi şefkat kabiliyetini geliştirerek Efendimiz’e (s.a.v.) yaklaşabilir. Masum hasta çocuklarla, yaşlı hastalarla, ehl-i iman hastalarla ilgilenmek, ihtiyaçlarını gidermek ve hatırlarını sormak, şefkatin gelişmesine ve Allah’a (c.c.) yakınlaşmaya vesile olur. İnsan şefkatle hareket ettikçe, Allah’ın (c.c.) kudret ve hikmetini daha iyi anlar.
Hastalara Hizmetin Manevi Önemi
Hastalara, masum çocuklara ve yaşlı anne-babalara gösterilen özen, sadece onların hayatını kolaylaştırmakla kalmaz; hizmet edenin ruhunda da derin bir olgunlaşma meydana getirir. Şefkat ve ihlâs ile yapılan her hareket, imanla yoğrulduğunda insanı Allah’a (c.c.) yaklaştırır. Böyle bir hizmet, hem dünyevi bereketin hem de ahiretteki huzurun kapısını aralar. İyilik ve sabırla yoğrulan bu gayretler, insanın kalbinde derin bir huzur ve gerçek bir anlam bırakır.




