Neden Namaz Kılıyoruz?
Namaz, müminin hayatında yalnızca bir ibadet değil; Allah’a (c.c.) yönelişin ve kulluğun zirvesidir. Peki, neden namaz kılıyoruz, bunun farkında mıyız? Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
‘Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız.‘ (İbrahim Suresi, 34)
Kur’an, Allah’ın (c.c) nimetlerinin sayılmayacak kadar çok olduğunu bildirir. İnsan genelde bu bolluğu ‘sonsuz’ olarak tanımlar. Matematikte ise ‘sayılabilen’ ve ‘sayılamayan’ sonsuzlar ayrımı vardır; ‘sayılabilen’ sonsuz ise , ‘sayılamayan’ sonsuz yanında çok küçüktür.
Bu durumda müminin görevi, bu sayısız nimete karşı şükretmektir. Sadece “şükürler olsun” demek yeterli değildir. Kulun Rabbine (c.c.) sunabileceği en yüce şükür ise, ibadetin en içten hali olan namazdır.
Namazda Şükrün Allah’a (c.c) Sunulması
Her gün beş vakit namaz kılan bir mü’min, ömrü boyunca yaklaşık 400.000 kez Ettahiyyâtü duasını tekrar eder. Ne var ki bu kadar sık tekrarlamamıza rağmen, çoğumuz bu sözlerin derin manasını ve neden okuduğumuzu tam olarak kavrayamayız.
Oysa Allah’ın (c.c) sayılamayacak kadar çok nimetine karşı sunulan en derin şükürlerden biri, namazın teşehhüd kısmında okunan bu duadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur: “Namaz, mü’minin miracıdır.“ (Sünen-i Beyhaki, Şuabü’l-İman, c.3, s.52; Ayrıca bkz. İmam Suyûtî, el-Camiu’s-Sağîr, H. No: 8952)
Peki Peygamber efendimizin (s.a.v) bu hadisini nasıl anlamalıyız? Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu hakikati şöyle açıklar:
“Namazda tahiyyat, Cenab-ı Hak ile Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) Miraçta mükâlemelerinden nakledilmiştir. O mukaddes sohbeti tahattur ettirmek için, tahiyyat namazda emredilmiştir.”
(Sözler, 31. Söz)
Yani bizler de her namazda Ettahiyyâtü duasını okuyup, Efendimiz’in (s.a.v.) Allah (c.c.) ile olan konuşmasını tekrarlayarak her teşehhüd oturuşunda adeta Miraç’ta geçen bu ilahi konuşmanın şahidi oluruz.
İçindekiler
Ettahiyyat Duası ve Manası
Ettahiyyâtü duası, sıradan bir dua değil; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Allah (c.c.) arasında geçen Miraç gecesi mukalemesinin bir parçasıdır. Miraç gecesinde Cenab-ı Hak (c.c.) ile görüşen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), böylesine yüce bir makama ulaştığında, doğrudan bir selam yerine “Ettahiyyâtü lillâhi” diyerek söze başlamıştır. Çünkü o makamda sıradan bir selam kifayetsiz kalırdı.
Selam, insanlar arası bir selamlaşmadır; ancak Rabbimizin huzurunda söylenecek söz, sadece şahsî bir selam değil, bütün mahlûkatın ibadet, tesbih ve teşekkürünü içine alan kapsamlı bir sunum olmalıdır.
“Ettahiyyâtü lillâhi vessalavâtü vettayyibât”
Teşehhüdde, bir mümin şöyle dua eder:
“Ettahiyyâtü lillâhi vessalavâtü vettayyibât”
“Bütün övgüler, dualar, bedenî ve malî ibadetler Allah’adır.”
Bu ifadeyle, mümin yalnızca kendi diliyle değil, tüm mahlûkatın hal diliyle yaptığı tesbihleri, şükürleri ve ubudiyeti Allah’a (c.c.) arz eder. Bu yönüyle Ettahiyyât, bireysel bir teşekkürden öte, varlık âleminin şükrünü temsil eden kapsamlı bir kulluk beyanıdır.
“Ettahiyyâtü lillâhi“ ifadesiyle, Resûlullah (s.a.v.) yalnızca kendi selamını değil, arıların vızıltısından kuşların ötüşüne, meleklerin tesbihatından bitkilerin sessiz zikrine kadar bütün yaratılmışların Allah’a (c.c.) yönelttiği ibadetleri takdim etmiştir. Bu, her varlığın fıtrî bir şekilde yerine getirdiği kulluğun topluca arzıdır.
Nasıl ki bir insan büyük bir makamın huzuruna çıktığında yalnız kendini değil, bağlı olduğu topluluğu da temsil eder; işte bu cümle de bir müminin, tüm varlıklar adına Allah’a (c.c.) sunduğu bir selam, bir ubudiyet ifadesidir. Ettahiyyât, kulun yalnızca bireysel şükrünü değil, bütün mahlûkatın ibadetini içine alan bir şuurla Rabbine (c.c.) yönelişidir.
“el-Mübarekâtühü” (Şâfiî Mezhebine Göre)
Şâfiî mezhebine göre Ettahiyyât duasında geçen “el-Mübarekâtühü“ ifadesi, Allah’a (c.c.) sunulan tüm bereketli, hayret uyandıran ve hikmetli yaratılışların niyazını temsil eder. Bu, sadece sözlü övgüler değil; aynı zamanda yaratılış mucizelerinin — tohumun, çekirdeğin, yumurtanın içindeki sırların, Allah’a (c.c) sunduğu zımni tesbihatı da içerir.
Nasıl ki bir yumurtadan bir tavus kuşunun çıkışı, hayranlık uyandıran bir mucizeyse; “Bârekâllah” diyerek bu hayranlığı ifade eden bir mümin, “el-Mübarekâtühü“ kelimesiyle tüm bu olağanüstü sanatlar adına Rabbine (c.c.) şükreder. Bu kelimeyle kul, sadece kendi diliyle değil, kâinattaki tüm mübarek ve bereketli varlıkların diliyle de Allah’a (c.c) yönelmiş olur.
“Vesselavâtü”
“Vesselavâtü“ ifadesi, geçmişten bugüne kadar yapılmış tüm dua, ibadet ve salavatları içine alan bir manayı taşır. Bu sadece kişisel duaları değil; Hz. Âdem’den (a.s.) bu yana gelen bütün peygamberlerin, salih kulların ve ümmetlerin yaptığı niyazları da kapsar.
Bu yönüyle kul, kendi arzularının ötesinde; ümmetin ortak duasını, geçmiş ve geleceğin hayır temennilerini de Allah’a (c.c) takdim eder. Bu ifade, zamanın ve mekânın ötesinden gelen duaların bir halkasıdır. Mümin, bu kelimeyle yalnız kendi duasını değil; binlerce inananın, milyonlarca kalbin ortak yakarışını da kalben sahiplenmiş olur.
Seher vakitlerinde edilen dualar, cemaatle edilen aminler, namaz sonrası tesbihler… Hepsi bu kelimenin içinde yer alır ve kulun diliyle Allah’a (c.c) yükselir.
“Vettayyibâtü lillâh”
“Vettayyibâtü lillâh“ ifadesiyle, sözle, fiille, kalp ile söylenmiş tüm güzel, tertemiz ve samimi ifadeler Allah’a (c.c) arz edilir. Bu yalnızca bireysel bir zikir değil; meleklerin tesbihatını, peygamberlerin dualarını, salihlerin samimi niyazlarını ve her varlığın fıtrî yakarışını da içine alan geniş bir arz-ı ubudiyettir.
Mümin, bu sözle yalnızca kendi ağzından çıkan güzel kelimeleri değil, kalbinden doğan içten övgüleri, gizli niyetleri ve riyasız samimiyeti de Allah’a (c.c) yöneltmiş olur. Bu yönüyle dua, sadece dile dökülen bir söz değil; kalbin en derininde saklı olan duygularla yapılan bir yöneliştir.
“Vettayyibâtü lillâh” derken, geçmişte ve bugün söylenmiş tüm temiz, ihlâslı ve güzel ifadeleri Allah’a (c.c) sunarız. Böylece mümin, bireysel bir ibadet içinde dahi tüm varlıkların ortak sesiyle Rabbine (c.c.) yönelmiş olur. Bu da duanın yalnız bireysel değil; kâinatı kapsayan, evrensel bir ibadet olduğuna işaret eder.
Allah’ın (c.c) Cevabı ve Nebevî Selam :
Miraç gecesinde bu sözlerin ardından, Allah (c.c.) Resûlü’ne (s.a.v.) (şöyle hitap eder:
“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtüh.”
“Ey Nebi! Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun.”
Bu selam, namazda Cenab-ı Allah’ın (c.c.) Peygamber Efendimize (s.a.v.) doğrudan verdiği cevaptır. Bu cevabın ardından, namazı kılan mümin, tüm mü’minlere dua ederek bu ilahî iletişime katılır:
“Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis sâlihîn”
“Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.”
Bu ifade, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Allah’tan (c.c) gelen selam ve rahmet hitabına cevabıdır. Ancak bu cevap sadece şahsî değil, tüm ümmeti içine alan kapsamlı bir dua ve temennidir. Burada Efendimiz (s.a.v.) yalnızca kendi selameti için değil, salih olan bütün müminlerin selamette olması için dua etmektedir. Bu, ümmetin hayrını önceleyen bir peygamber duasıdır ve her müminin de aynı şuurla Rabbine (c.c.) yönelmesini tembih eder.
“Salih kullar” ifadesi, iman ve amel bütünlüğü içinde yaşayan Allah (c.c) dostlarını, peygamberleri, sıddıkları, şehitleri ve sâlihleri içine alır. Bu ifadeyi dile getiren bir mümin, dua halkasını kendisinden başlatıp tüm sâlih kulları kapsayacak şekilde genişletmiş olur. Bu da duanın sadece bireysel değil, ümmet şuuru taşıyan bir ibadet olduğunu gösterir.
Cebrail’in (a.s.) Şahitliği
Bu diyalog esnasında Cebrail (a.s.) da hazır bulunur ve orada şehadet getirerek şu şekilde tasdik eder:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlüh.”
“Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.“
Yani bu kutsî sohbet, sadece bir hitap ve cevap silsilesi değil; aynı zamanda bir şahitlik ve tasdik zinciridir. Cebrail (a.s.), Allah (c.c.) ile Resûlullah (s.a.v.) arasındaki bu yüce mükalemenin hakikatini tasdik etmekle kalmaz, aynı zamanda bu diyaloğun semavi bir onay ve mührü olur.
Bu şehadet, sadece Cebrail’in (a.s.) o anki varlığını değil, tüm meleklerin de bu sohbetin hakikatine muttali olduklarını ve kabul ettiklerini sembolize eder. Böylece bu mukaddes konuşma, hem ilahi bir beyan, hem nebevî bir temsil, hem de meleki bir tasdik ile üçlü bir tecelliye kavuşur.
Biz müminler ise, bu anları her namazda zihnimizde canlandırarak, bir nevi Miraç’taki bu ilahi konuşmanın temsilcisi oluruz. Şehadet getirirken sadece bir kelime değil; hakikati tasdik, davaya katılım ve bu mukaddes diyaloğa sadakat ilan etmiş oluruz.
Teşehhüd: Sadece Oturuş Değil, Derin Bir Farkındalık
Teşehhüd oturuşu, yalnızca fiziksel bir duruş değil, kainatın tüm hamd, tesbih ve dualarını temsil ederek Allah’a (c.c) yöneldiğimiz bir secde içi huzur noktasıdır. Ettahiyyâtü’yü bu şuurla okumak, namazın kalitesini derinleştirir. Namaz artık sadece farz borcunu yerine getirme ritüeli olmaktan çıkar; ruhu arındıran, kalbi Allah’a (c.c.) bağlayan bir miraç hâlini alır.




