Musibetlerin Ardındaki İlahi Mesaj

Musibetlerin Ardındaki İlahi Mesaj

Musibetlerin İçindeki İlahi Mesajı Okumak

Hayatın en çetin zamanları genellikle musibetlerin gölgesinde geçer. Başımıza gelen her sıkıntı, bazen bizi öyle bir noktaya getirir ki, yaşamak anlamsızlaşır; nefes almak bile ağır gelir. Fakat bu hallerin asıl sebebi, çoğu zaman musibetlerin ilahi mesajlarını okuyamamamızdır. Zira, mesajda bir kusur yoktur; asıl eksiklik, bizim o mesajı anlayacak iman gözlüğünü takmamamızdadır.

Musibetlerin altında gizli derin hazineler vardır ve bu hazineleri keşfettikçe Allah’ın (c.c.) isimlerini daha iyi anlarız. Bu sırrı okuyabilenler, yıllar geçtikçe daha vakur, tevekküllü ve huzurlu hâle gelirler. Çünkü onlar, hayatın her satırında Rabbinin mesajlarını okur. Buna karşılık, bu okumayı yapamayanlar için zaman geçtikçe sorumluluklar ağırlaşır; ev, iş, aile, sağlık derken ruh bunalır.

Musibetlerin Ardındaki İlahi Mesaj

Hayat Kitabını Okuyamamak

Bir çocuğa kalın bir kitap verildiğinde, manasını kavrayamadığı için bir süre sonra canı sıkılır ve o kitabı yırtmaya başlar. Çünkü onun için o kitap, anlamsız kâğıtlardan ibarettir. Aynı durum bizler için de geçerlidir. Hayat kitabını okuyamadığımızda, içindeki derin manaları göremediğimizde, gün gelir biz de kendi hayatımızı yırtmaya başlarız. Oysa o sayfalarda, Rabbimizin bize özel olarak gönderdiği mesajlar vardır. Musibet gibi görünen her olayın ardında, Allah’ın (c.c.) rahmetinden bir tecelli vardır. Eğer bu rahmeti, bu hayat kitabını okuyabilirsek, hiçbir hadise bizi karanlığa sürükleyemez.

İçindekiler

Hayatın Manasını Okuyabilenler

Bir insan, hayat kitabını okumayı öğrendiğinde, o kitap artık yırtılacak bir kâğıt değil, saklanacak bir emanet olur. O yüzden böyle insanlar, hayatlarına anlam katan her musibete sahip çıkarlar.
Nitekim, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatına baktığımızda, bu derin teslimiyeti görürüz.

Risale-i Nur’da, Üstad Bediüzzaman Said Nursî için şöyle bir ifade geçer:

“Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz.
Mevsim, bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz.” (Tarihçe-i Hayat)

Düşünün; ömrü sürgünlerde, zindanlarda geçmiş; defalarca zehirlenmiş, yakınlarından uzak kalmış bir insan… Buna rağmen iç huzuru değişmemiş. Bu nasıl olur? Çünkü o, başına gelen her musibeti, Allah’ın (c.c.) isimleriyle ve musibetlerin ilahi mesajını fark ederek okumuştur. Bu teslimiyetin neticesinde, hayatı daima ılık gölgeli bir yaz olmuştur.

Musibetlerin Ardındaki İlahi Hikmet: Allah’a Güvenmek ve Teslimiyetin Gücü

Başımıza gelen her musibet, aslında gizli bir ilahi hikmet taşır. Bazen geçmişte yaptığımız bir hatanın temizlenmesine vesile olur, bazen de sabır ve tevekkül ile karşılandığında, ardından gelecek manevi mükâfatın habercisi hâline gelir. Tıpkı doğum sancısından sonra dünyaya gelen bir bebek gibi… Başta acı vardır, ama sonunda rahmet doğar.

Bir insan, doktorun ameliyat edeceğini duyduğunda ona tereddütsüz teslim olur. Hatta o ameliyat için para verir; çünkü bilir ki, “Doktor benim bedenimi benden iyi bilir.”
Peki, bedeni ve ruhu yaratan Allah (c.c.), bizim için neyin hayırlı olduğunu bilmez mi?

İşte mesele burada düğümleniyor. Doktora gösterdiğimiz güveni, Rabbimize gösteremediğimiz için musibetler altında eziliyoruz. Hâlbuki musibet, aslında bizi Allah’a (c.c.) yaklaştırmak için bir fırsattır. Tevekkül sahibi bir kul için her zorluk, manevi olgunlaşma ve yükseliş vesilesidir.

Bizler Allah’a (c.c.) güvenmemiz gerektiğini biliyoruz ama çoğu zaman bunu hayata geçiremiyoruz. Oysa bilgi amel içindir; iman ilmi de böyledir. Bu ilim, sadece öğrenilsin diye değil, yaşansın diye verilmiştir. Gerçek anlamda “okumak”, bilgiyi sahabe gibi yaşayabilmektir. Ancak o zaman başımıza gelen hadiselerdeki ilahi mesajların manası açılır ve hayat anlam kazanır. Bu hakikati okuyabilenler, her musibet karşısında şu teslimiyetle derler: “Allah (c.c.) beni sevdiği için bana bu hastalığı, bu imtihanı verdi.”

Allah (c.c.) Neden Sevdiği Kullarına Hastalık Verir?

Musibetlerin en zorlayıcı olanlarından biri hastalıktır. Çünkü hastalık, insanın iç dünyasından gelir. Dışarıdan gelen bir olay karşısında biraz kayıtsız kalabiliriz; ancak vücudumuzla ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda kayıtsız kalmak çok zordur. Böyle bir şey ile baş edebilmek, o ilahi mesajı doğru okuyabilmemize bağlıdır. 

Örneğin bacaktan ameliyat olmuşsak yürüyemeyiz. İşte o anda, yıllardır sağlıklı çalışan o organın değerini anlarız. Sağlıklı olduğumuz dönemlerde biz fark etmeden Allah (c.c.), rahmeti ile o bacak ile her an ilgilenmiş.  Demek ki hasta olmamızın sebebi Allah’ın (c.c.) bir süreliğine şifayı kesmesidir. Böylece her an şifa verenin O (c.c.) olduğunu anlarız. Ancak hastalıkla, bu rahmeti ve Allah’ın (c.c.) isimlerinden Şafi (şifa veren) isminin tecellisini idrak edebiliriz. 

Akıllara şu soru gelebilir: “Allah (c.c.) bizi seviyorsa neden hastalık veriyor? Sürekli şifa verse ve hiç hasta olmasak olmaz mı?”

Olmaz. Çünkü dünyaya gelişimizin amacı hep sağlıklı, mutlu ve huzurlu olmak değildir. Asıl gayemiz, Allah’ın (c.c.) isimlerine ayna olmaktır. Bu, hem ruhî olgunluk hem de ahirette kazanılacak kıymetli mükafatın temelidir.

Talim-i Esmâ: Allah’ın (c.c.) İsimlerini Öğrenmek ve Hayata Yansıtmak

Talim-i esmâ, Allah’ın (c.c.) isimlerini öğrenmektir. Bizler o isimleri idrak etmek ve kendi yaşamımızda tecellilerini yansıtmalıyız. Hastalık da bu süreçte bir araçtır. Allah (c.c.), isimlerini göstermek ve kullarını olgunlaştırmak için bazen sağlıklarını sınar. Bu, insanı değerli kılar ve ahiret kazancını artırır. Mesela bir aşçı, çırağını yetiştirirken ona kendi becerilerini ve tekniklerini öğretir. Çırak, ustasının yeteneklerini ve sanatını ne kadar benimserse, karşılığında elde edeceği dünya parası o kadar artar. Aynı şekilde bizler de Allah’ın (c.c.) isimlerine ne kadar ayna olursak, ahirette kazancımız o kadar değerli olur. 

Allah’ın (c.c.) isimlerine ayna olunduğunda, kullarına özel bir lezzet ve huzur verir. Dışarıdaki dünyevi lezzetler geçicidir ve hayvani boyut taşır; gerçek ve yüksek lezzet, sadece Allah’ın (c.c.) isimlerine ayna olan kullara özgüdür. Örneğin elini açıp tövbe eden bir kişi, Allah’ın (c.c.) “Kuddûs” ismine ayna olduğunda Allah (c.c.) bundan mukaddes bir memnuniyetini hisseder ve kulunu da rızıklandırarak , onun ruhunun da tövbeden bir lezzet almasını sağlar.

Hastalık, sevilen kulun talim-i esmâ yolunda ilerlemesini sağlamak, onu olgunlaştırmak ve ahiretteki kıymetini artırmak için bir araçtır. Bu bakış açısıyla hastalık, Allah’ın (c.c.) sevgisinin bir işareti ve kullarına verdiği kıymetli bir mesajdır.

Esma-ül Hüsna’nın Tecellisi ve Güzelliğin İlahi Kaynağı

Yaratılmış olan her şeyde bir güzellik vardır. Bu güzellik, kendi zatından değil, Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden (Esmâü’l-Hüsnâ) gelen bir yansımadır. Çünkü bütün güzelliklerin kaynağı, Cemîl-i Zülcelâl olan Allah’tır (c.c.). O’nun (c.c.) kudretiyle varlıklar şekil bulur, O’nun (c.c.) iradesiyle düzen kazanır, O’nun (c.c.) isimleriyle güzelleşir. Eğer bu tecelliler olmasaydı, yani Rabbimizin isimleri âlemde parlamasaydı, hiçbir şeyde güzellik de görünmezdi. Allah’ın (c.c.) bütün isimleri güzel olduğu için başımıza gelen hastalık ve musibetler karşısında hatırlamamız gereken bir gerçek vardır: Güzelden çirkin gelmez.

Güzelden Çirkin Gelmez: Hastalığın Hakikati

İnsanın dünyadaki en büyük imtihanlarından biri hastalık ve musibetlerle karşılaşmasıdır. Fakat bu imtihanlar, aslında Allah’ın (c.c.) tecellilerinden biridir. Çünkü güzelden çirkin gelmez. Eğer bir musibet bize acı veriyorsa, o acının içinde gizli bir rahmet vardır. Bir mü’minin hastalığa bakışı bu ölçüyle olmalıdır. Hastalık, zahiren elem verse de, içyüzünde günahların affına, kalbin arınmasına ve sabır gibi yüce bir sıfatın tezahürüne vesile olur.

Hastalığın en güzel yönü, insanın kendi acziyetini idrak etmesidir. Sağlıklı iken unuttuğumuz bir hakikat vardır: Biz kudret sahibi değiliz. Her nefes, her kalp atışı Allah’ın (c.c.) izniyledir. İşte hastalık bu hakikati bize öğretir; insanı kulluğuna döndürür. Bu noktada aslında hastalık, çirkin değil; bilakis insanın içindeki imanı parlatan bir manevi ciladır. Bu cilayı görebilmek için bakış açısını değiştirmek gerekir. Çünkü iman gözüyle bakan, musibette rahmeti, zahmette hikmeti fark eder.

Allah’a (c.c.) Hüsn-ü Zan Etmek: Su-i Zandan Kurtulmak

Bizler çoğu zaman yaşadığımız sıkıntıların perde arkasındaki rahmeti göremediğimiz için ne yazık ki Allah’a (c.c.) su-i zanda bulunuruz. “Neden ben?”, “Komşularım gülüp oynarken bu dert niye bana geldi?” deriz. İşte bu düşünce, insanı yavaş yavaş uçuruma sürükler. Çünkü su-i zan, yani Allah (c.c.) hakkında kötü düşünmek, sadece bir zihin hatası değil; bir inanç zaafıdır. Bir kudsi hadiste şöyle buyruluyor:

“Allah Teala Hazretleri diyor ki: ‘Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Buharî, Tevhid 15;  35; Müslim, Zikr 2, (26 75), Tevbe 1, (2675).]

Bu hadisin manası çok derindir. Sen Allah’tan (c.c.) güzellik bekler, O’nun (c.c.) merhametine inanırsan, hayatında da o güzellikleri bulursun. Fakat Allah’ı (c.c.) haşa “beni unuttu”, “bu hastalık neden beni buldu, beni neden diğer inasanlar gibi sağlıklı yapmadı” diye suçlarsan, o zaman Allah’a (c.c.) karşı sû-i zan beslemiş olursun. Bu yolun sonu uçurumdur.

Bir düşünelim; biri bizi cömert bilse, evimize gelse, biz o kişiye en güzel ikramları sunarız. Çünkü o bizi güzel bildi. Aynı şekilde, Allah (c.c.) da kulunun kendisini nasıl tanıdığına göre muamele eder. Bu duygunun bizde de bulunması, Allah’ın (c.c.) “ayinelik” sırrının bir tecellisidir. Yani bizdeki bütün güzel duyguların merkezi, aslında Allah’tadır (c.c.). Biz O’nun (c.c.) isimlerinin küçük bir yansımasıyız.

Ama ne yazık ki insan, dünya telaşına kapıldığında bu ayineliğini unutur. “Benim işim gücüm başımdan aşkın, ibadete zamanım mı var?” diyen bir kişi, aslında Allah’ın (c.c.) kendisini yaratırken hâşâ imtihanları hesaba katmadığını zannediyor demektir. Bu da su-i zandır. Hâlbuki Allah (c.c.), her kulunu tam bir ölçüyle yaratmıştır. Akıl, zaman, rızık, imkan… Hepsi Allah (c.c.) tarafından dengelenmiştir.

Yeknesaklığın Hayatın Manevi Etkileri

Yeknesaklık, yani monotonluk, yokluğa açılan bir kapıdır. Tekdüze bir hayat, insana sabit gibi görünse de aslında onu yavaş yavaş cehenneme doğru sürükler. Çünkü hareketsiz kalan ruh, tıpkı kullanılmayan kas gibi erir. 

İnsanın hayatı sürekli kolay, sürekli konforlu gitse, o insan eksik bir aynaya döner. Çünkü Allah’ın (c.c.) isimlerini yansıtan bu kalp aynası, sarsıntılarla parlar. Nasıl ki kalem, tahtada hareket ettikçe iz bırakır; insan da musibetlerle hareket ettikçe, Allah’ın (c.c.) isimleri onda nakış nakış işlenir. Tıpkı bir offroad aracının özelliklerini gösterebilmesi için dağlara vurulması gerektiği gibi, insanın da içindeki manevi özelliklerin ortaya çıkması için sarsılmaya ihtiyacı vardır. O zikzaklı hayat, insanı olgunlaştırır.

Yeknesak hayat, bir süre sonra lezzeti öldürür. Her nimete alışan göz, artık şükretmeyi unutur. Her şey elinin altında olan insan, sahip olduklarının kıymetini bilmez hale gelir. İşte Allah (c.c.), bu monotonluğu bozmak için hastalığı gönderir. Bir anda insan, “Meğer yürüyebilmek ne büyük nimetmiş” der. “Meğer şu küçük parmağım bile Allah’ın (c.c.) her an idaresindeymiş.” diye fark eder. İşte bu yüzden Allah (c.c.) sevdiği kuluna hastalık verir. Çünkü o kulun ruhundaki madenleri çıkarmak ister. Nasıl ki cevherler ancak kazıldığında, ısıtıldığında, basınca maruz kaldığında ortaya çıkar; insanın da içindeki manevi özellikler sıkıntılarla açığa çıkar.

Rahatlık ve Fıtrat: Allah (c.c.) İçin Mücadelede Huzurun Sırrı

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, huzuru hareketsizlikte aramasıdır. Yani yaratılışı canlı, heyecanlı, hareketli olan insan; ancak Allah (c.c.) için çalışırken, üretirken, mücadele ederken huzur bulur. Bu, insanın yaratılış kodudur. Rahatlık ise bu fıtrata aykırıdır. Durgunluk, görünürde bir konfor sunsa da içten içe çürütür. 

Bir insan, Allah (c.c.) rızası için meşakkatli bir işe talip olduğunda, dışarıdan bakıldığında yükün altına girmiş gibi görünür. Fakat aslında yaptığı şeyin mükâfatı yine kendisinedir. Biz çoğu zaman bunu fark etmeyiz. Zannederiz ki zahmet çektiğimizde kaybediyoruz. Hâlbuki her çabanın meyvesi yine bizim ruhumuzda olgunlaşır. Fakat bu zahmeti çekmeyip, tembellik yapıp rahata kaçtığımızda alacağımız lezzetten çalmış oluyoruz.

Musibetlerin Ardındaki İlahi Mesaj

Varoluş Amacı ve Ruhun Daralması

İnsanın en derin sancısı, neden yaşadığını bilmemesidir. Bir kişi, varoluş gayesini bulamazsa, iç dünyasında açıklayamadığı bir sıkışma başlar. Çünkü ruh, Allah’a (c.c.) yönelmek için yaratılmıştır. Biz Rabbimize koşmadığımızda, içimizdeki boşluk büyür; işte asıl hastalık budur. Zahirde bizi sarsan şey hastalık, maddi darlık ya da hayattaki bozulmalar değildir. Gerçek hastalık, varoluş amacını kaybetmektir. Bu amacın kaybı, ruhu daraltır; insana anlamsızlık hissi verir. Allah (c.c.) hayatımızdaki yeknesaklığı bozarken, aslında bizi tedavi eder; Esmâ’sını göstermek ister. O hâlde sıkıntı, ceza değil; bizi özümüze döndürmek için gelen bir rahmettir.

Sadakat İmtihanı: Nimet Varken ve Yokken Kulluk

Allah (c.c.), kimi zaman nimet verir, kimi zaman da çeker. Bunu bizi cezalandırmak için değil, sadakatimizi ölçmek için yapar. Zira nimet varken ibadet eden çoktur; ama nimet çekildiğinde de kulluğa devam eden azdır. Bir dostluk nasıl varlıkta değil, yoklukta belli olursa; kulluk da imtihan sırasında belli olur. Ayet-i kerimede bu hakikat şöyle anlatılır:

Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! (Bakara Suresi, 155. Ayet)

Eğer Allah (c.c.) sağlık verdiğinde şükrediyor, hastalık geldiğinde el etek çekiyorsak; bizler sağlığın mı kulu olmuşuz yoksa Allah’ın (c.c.) mı kulu olmuşuz düşünmemiz gerekmektedir. Gerçek kulluk, nimet varken de yokken de O’na (c.c.) yönelmektir.

Dünya Hayatı Bir Oyundur

Allah (c.c.) Kur’an’da şöyle buyurur:

(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi! (Ankebût Suresi, 64. Ayet)

Dünya, bir oyun gibidir. Evcilik oynayan çocukları düşünelim. Çocuklar oyunda evin kime ait olduğu için tartıştıklarında “alt tarafı bir oyun abartma bu kadar” diye uyarırız. Fakat bu sadece çocukların oynadığı oyun için değil, bizler için de geçerlidir. Evet, biraz büyüdük ama hâlâ aynı oyunun içindeyiz. Bizler mal, makam, para, şöhret için telaşa düştüğümüzde “bu dünya sadece bir oyun ve eğlenceden ibaret. Bu kadar büyütmeye gerek yok. Nasıl olsa öldükten sonra hiçbiri benimle gelmeyecek” diye kendimizi uyarmamız gerekmektedir. Bu dünyada gerçekten kaybettiğimiz hiçbir şey yok; çünkü zaten gelirken hiçbir şey getirmedik. Bu dünyadan götürebileceğimiz tek şey, salih ameldir.

Hayattaki Mektuplarını Okumak: İmtihanı Kabullenmek

Bu dünya bir imtihan meydanıdır. Bunu kabullenmeyen kişi, her sıkıntıda “Ben buna layık mıyım?” diye yakınır. Mesela, askere giden biri çamura düşeceğini, zorluklar çekeceğini bilerek giderse o zorluklar onu yıpratmaz. Aynı şekilde bu dünyaya da “imtihan yeri” bilinciyle gelen insan, başına gelenleri isyanla değil, dersle karşılar. Çünkü o bilir ki, her olay Allah’tan (c.c.) gelen bir mektuptur.
Mektubu okuyamayan insan, bir süre sonra hayat kitabını yırtmaya başlar. Allah (c.c.) bizleri, o ilahi mektupları okuyabilenlerden eylesin.

Musibetlerin Ardındaki İlahi Mesajı Fark Etmek

Hayatın içindeki her sarsıntı, aslında bize unuttuğumuz bir hakikati hatırlatır. Hastalıklar, kayıplar, eksilmeler; hepsi kulun Rabbine yönelmesi için açılmış bir kapıdır. Musibetlerin ilahi mesajını ve Allah’ın (c.c.) isimlerini anladığımızda, güzellikten çirkin gelmeyeceğini bilir, her musibette rahmetin izini görürüz. Çünkü Allah (c.c.), kulunu sınayarak olgunlaştırır. Hayat bir imtihan mektebidir. Bu mektepte sabredenler, ilahi mektupları okuyabilenlerdir; onlar, zahmetin içinde rahmeti, kederin içinde huzuru bulurlar.

Sadece Dene! Sıkıcı Hayatın Anında Değişecek - Hastalar 19. Deva - Yeknesaklık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir