Hastalıkta Sabır ve Şükür: Manevi Huzura Giden Yol

Hastalıkta Sabır ve Şükür: Manevi Huzura Giden Yol

Şükür ve Sabırla Hastalıklara Bakmak

İnsan hayatında zaman zaman karşılaşılan hastalıklar ve sıkıntılar, yalnızca bedensel değil, aynı zamanda manevi bir imtihandır. Sahabe efendilerimizin hayatına baktığımızda en küçük meselelerde bile Allah’a (c.c.) yöneldiklerini ve her durumda şükretmeyi bildiklerini görürüz. Çünkü gerçek huzur, nimetlerin kıymetini bilmek ve musibetleri sabırla karşılamaktan geçer. Bu bakış açısı, insanı hem şükürsüzlükten hem de isyandan korur, kalbi Allah’a (c.c.) yakınlaştırır.

Hastalıkta Sabır ve Şükür: Manevi Huzura Giden Yol

Sahabenin Dualarla Yoğrulmuş Hayatı ve Şükür Bilinci

Bizler ne yazık ki, çoğu zaman elimizdeki nimetleri kendimizden bilir, onlara şükretmeyi unuturuz. Oysa sahabe efendilerimizin hayatında dua, en küçük işlere bile yansımıştı. Onlar her şeyi Allah’tan (c.c.) bilir, var olanı da, geçmişte verileni de, gelecekte verilecek olanı da Allah’tan (c.c.) görür ve her durumda şükrederlerdi.

Elimizdeki nimetleri unutarak sadece sahip olmak istediklerimize yönelirsek, kalbimizde bir manevi hastalık oluşur. Bu hastalık bazen bedene de yansır; ansızın gelen bir sancı ya da acil bir ameliyatla insan kendisini imtihanın ortasında bulabilir.

İnsana bir hastalık geldiğinde çoğu zaman çevresine bakar ve kıyas yapmaya başlar. Başkalarının gezdiğini, eğlendiğini, imkânlar içinde yaşadığını görünce “Diğer insanlar bu kadar rahat içinde yaşarken, gezerken, eğlenirken ben neden bu hastalık ile sınanıyorum? Bu gördüğüm hayatlar benim de hakkım değil mi?” diye düşünebilmektedir. Bu düşünceler zamanla içten içe isyana dönüşür. Oysa böyle bir hâl, maddi hastalıktan çok daha tehlikelidir. Çünkü elimizdeki nimetleri unutarak sadece sahip olmak istediklerimize yönelirsek, kalbimizde imanımıza zarar verebilecek manevi bir hastalık meydana gelebilir.

İçindekiler

Hastalık Karşısında Şikâyet Hissi ve Manevi İmtihan

İnsan hasta olduğunda çoğu zaman kendini haksızlığa uğramış gibi hisseder. “Ben niçin hasta oldum, başkaları sağlıklıyken neden ben bu durumda kaldım?” diye düşünür. Oysa haksızlık, ancak sahip olunan bir hak verilmediğinde ortaya çıkar. Halbuki biz dünyaya gelirken hiçbir şeye sahip değildik. Gelirken yanımıza getirmediğimiz, giderken de elimizden gitmesine engel olamadığımız şeyler, bizim değildir; bu yüzden onlara “benim” diyemeyiz. Sahip olmadığımız bir şeyden hak talep edemeyeceğimiz gibi, aynı şekilde ondan dolayı şikâyet etme hakkımız da yoktur. Ne gözlerimiz, ne sağlığımız, ne de malımız önceden bizim değildi. Hepsi Allah’ın (c.c.) bize ihsan ettiği nimetlerdir. Dolayısıyla bizde olmayan bir şeyden dolayı “hakkım yendi” diyemeyiz. Bunu fark eden bir mümin, hastalık karşısında “Neden ben?” diye isyan etmek yerine, verilen nimetlerin aslında bir lütuf olduğunu görür ve şükürle sabretmeye yönelir. Hastalık karşısında isyan eden, şikayet eden kişi şükürsüzlük hastalığına yakalanmıştır.

Şükürsüzlük Hastalığı: Kalbi Huzurdan Uzaklaştıran Engel

İnsanın hastalık veya sıkıntı anında şikâyet etmesinin temelinde çoğu zaman şükürsüzlük yatar. Çünkü şükürsüzlük, manevi bir hastalıktır ve insanı hakikatten uzaklaştırır. Oysa şükür, imanın ve tevhidin temel direklerinden biridir.

Allah’ın (c.c.) “Eş-Şekûr” ismi (küçük iyiliğe, büyük mükafat veren) bize şunu hatırlatır: Yeryüzünde en ufak bir iyilik bile aslında Allah’a (c.c.) aittir. Bir sineğin kanadının oluşturduğu serinlik bile O’nun bir lütfudur ve şükrün gerçek sahibi yalnızca O’dur.  Bu hakikati idrak eden insan, şükrü sadece bir ibadete, birkaç duaya veya pazarlığa indirgemez. Çünkü gerçek şükür; kaybetmeden önce nimetin farkına varmak, onun kaynağını görmek ve bunu kalben hissetmektir. Bir nimeti ancak eksikliğini gördüğümüzde fark etmek, şükür bilincinin zayıflığındandır.

Şükür, “Allah (c.c.) elimden almasın” diye yapılan korku temelli bir pazarlık değil; diline değen bir çayı bile “Bu tadı bana lütfeden Rabbim” diyerek fark etmek ve içten bir minnettarlıkla anmaktır. Bu yüzden şükür, küfrün zıddıdır; biri nimeti ve sahibini birleştirirken, diğeri ondan koparır. Şükürsüzlük hastalığı ise şikâyeti doğurur. İnsan, nimetin sahibini unuttukça, hem elindeki değeri görmez hem de kaybettiğinde isyan eder. Oysa asıl ders, nimeti kaybetmeden önce görmek, fark etmek ve Rabbine yönelmektir.

Elin Kırık İse Kesilmiş Ellere Bak – Sabır ve Şükür Dersi

Bediüzzaman Said Nursi’nin“Senin elin kırık ise kesilmiş ellere bak” (Risale-i Nur, Lem’alar, Yirmi Beşinci Lem’a) ifadesi, hayatın çarpıcı gerçeklerinden biridir. Bu cümle, insanın hem dünya hem de iman cihetinde perspektif kazanmasını sağlar. Eğer sahip olduğumuz şeyde bir eksiklik veya sıkıntı olduğunu düşünürsek, bizden daha kötü durumda olanlara bakmak, şikâyeti ve kıskançlığı önler; elimizdeki nimetlerin değerini gösterir. Aynı şekilde, elimizde olanın farkına varmak, şükretmenin temelini oluşturur.

Şükür, büyük veya gözle görülen nimetlerle sınırlı değildir. Yattığımız yatak, dokunduğumuz yastık, nefes alabilmek, sağlıklı bir vücut… Hepsi, Allah’ın (c.c.) lütfuyla elimizde olan nimettir ve her biri şükre değerdir. Nimetin farkına varmak, şükrün başlangıcıdır.

Dolayısıyla şikâyet ve kıskançlık, genellikle şükürsüzlük hastalığından kaynaklanır. Nimeti ve sahibini idrak edemeyen insan, elindekilerin değerini göremez ve eksik olanı talep eder. “Elin kırık ise kesilmiş ellere bak” denilmesinin anlamı budur: Sahip olduklarının kıymetini bil, şükret ve karşılaştırmalarla kafanı meşgul etme. Bu bilinç, hastalık ve sıkıntı anında şikayet etmemizi engeller ve imanımızı kuvvetlendirir.

Hastalıkta Sabır ve Şükür: Manevi Huzura Giden Yol

Nimet Şükür Görmezse Gider: İmtihan ve Musibet Gerçeği

İnsana verilen nimetler, şükrü görülmediği takdirde değerini kaybeder. Bir dilenciye karşılık beklemeden para verdiğimizi düşünelim. Verdiğimiz parayı beğenmeyip “Neden benim istediğimi vermedin?” diye bir şikayet görsek sinirlenip verdiğimiz parayı da elinden alırız. Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir’ (İbrâhîm Suresi, 7) buyurarak şükür ile nimetin artışı arasındaki bağı doğrudan ortaya koymuştur. Nimetin farkında olmamak ve şikayetçi bir tavır takınmak, nimetin sahibine karşı büyük bir nankörlüktür. Sünnetullah gereği, şükrü eda edilmeyen nimetler kulun elinden alınabileceği gibi, manevi bir vebale de dönüşebilir.

Allah’a (c.c.) şükretmenin anlamı, acizliğini ve O’na bağlılığını idrak ederek teslim olmaktır. Namaz da bu acizlik bilinciyle yapılan bir ibadettir: Verilen her nimetin sahibi Allah’tır (c.c.), elindekiler sana ait değildir; farkına varmak ve bunu O’na arz etmek gerekir.

Kur’an ve Şükür: Hayatın Manevi Rehberi

İslam nimeti, Allah’ın (c.c.) bize karşılıksız verdiği en büyük lütuflardan biridir. Ama biz, bu nimetin kaynağı olan Kur’an’ı ve Efendimiz’in (asm) hayatını tanımadan yaşamaya devam ediyoruz. Kur’an, insanın şükrünü şekillendiren bir kullanım kılavuzu gibidir. Onu bilmeden şükretmek de, hayatı anlamlandırmak da mümkün değildir. Kur’an’ı öğrenmek ve Efendimiz’in (asm) hayatını incelemek, sahabenin tavırlarını anlamak bu yüzden şarttır. Çünkü sahabeler, imanlarını ve şükürlerini bu kaynaklardan besleyerek dünyayı değil ahireti öncelik haline getirdiler. Biz ise çoğu zaman maalesef işimizi, ticaretimizi, evimizi, arabamızı büyütmeyi bu bilincin önüne koyuyoruz.

“Ben Bunu Hak Edecek Ne Yaptım?” Yanılgısı ve Musibetler

Hastalık karşısında şikâyet eden insan sadece ahirette değil dünyada da huzursuzlukları ve sancıları artacaktır. Bu, kırık bir elle dövüşmeye benzer; acıyı katlamak, huzuru kaybetmektir. Oysa Kur’an bize bambaşka bir bakış açısı kazandırır. Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! “(Bakara Suresi, 155. Ayet) ayeti ile dünyanın bir imtihan yeri olduğunu ve musibetler karşısındaOnlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara Suresi, 156. Ayet) ayeti ile teslimiyet göstermemiz gerektiğini bize bildirir. Bu ayet ile anlıyoruz ki, musibet anı, Allah’a (c.c.) dönüşün ve imtihan bilincinin fark edilme anıdır. Musibetlere karşı sabretmeden ve elimizdekilere şükretmeden huzura ulaşmamız imkansız gibidir. Bizler bugün huzuru dükkânlarımızda, arabalarımızda, evlerimizde arıyoruz. Oysa asıl huzur Allah’ı (c.c.) bulmakta ve O’nun bize yönelttiği imtihanlara doğru bakabilmektedir. Unutmamak gerekir ki, kulun hem sağlıkla hem de hastalıkla sınanması Allah’ın ona olan nazarının bir tecellisidir. Sağlık, cemali bir lütufla şükür isterken; hastalık ise celali bir ikazla sabır talep eder. Hiçbir dert, sıkıntı veya hastalık yüzü görmeden, tamamen gaflet perdesi arkasında geçen bir ömür, kulun manen uyarılmadığı tehlikeli bir duruma (istidraca yani mühlet verilmeye) işaret edebilir. Bu yönüyle başımıza gelen her hastalık, aslında unuttuğumuz acziyetimizi hatırlatan, kalbimizi dünyadan arındıran ilahi birer lütuf ve manevi temizlik fırsatıdır.

Şükürle Gelen Manevi Huzur

İnsanın elindeki nimetleri fark etmesi, hastalık ve sıkıntıları ise sabırla karşılaması kalbe huzur verir. Çünkü nimet de, musibet de Allah’ın (c.c.) birer imtihan vesilesidir. Şükürsüzlük, insanı isyana ve huzursuzluğa sürüklerken; sabır ve şükür, kulun imanını güçlendirir. Gerçek huzur, dünyevi sahipliklerde değil, Rabbine yönelen bir kalpte gizlidir.

Yıkıldık! Yorgunuz Allah'ım Sen Şükürsüzlük Sayma - Hastalar 18. Deva - Kesilmiş Ellere Bak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir