Efendimizin(s.a.v) Peygamberliğinden Önceki İşaretler ve Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

Efendimizin(s.a.v) Peygamberliğinden Önceki İşaretler ve Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğinden Önceki İşaretler ve Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

İrhasat Nedir? Mucizeyle Arasındaki Fark

İnsanlık tarihinin en büyük ve en anlamlı hadiselerinden biri, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dünyaya teşrifidir. O’nun(s.a.v.) doğumu, yalnızca insanlık için değil, bütün kâinat için de yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu kutlu olaya hazırlık mahiyetinde ve O’nun (s.a.v.) peygamberliğini doğrulayıcı nitelikte birtakım olağanüstü hâdiseler, henüz peygamberlik vazifesi verilmeden önce meydana gelmiştir. Bu tür olaylara “İrhasat” denilir.

Arapça kökeniyle “irhâs”, “izin vermek, ruhsat vermek” anlamına gelir. Bu yönüyle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğinden önceki işaretler, Allah’ın (c.c.) son peygamberini göndermeden önce insanlığa verdiği bir ilahi işaretlerdir.  

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, irhasat konusunu şu şekilde açıklar:

“İrhasat denilen, bi‘set-i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alakadar olarak vücuda gelen harikalar dahi delâil-i nübüvvettir.” (Mektubat, 19. Mektup, 16. İşaret)

İrhasat olayları olağanüstü nitelikleri bakımından bazen mucizelerle karıştırılsa da aslında farklıdır. Mucize, peygamberlik görevi başladıktan sonra meydana gelen olağanüstü olaylardır.

Örneğin, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hutbe irad ederken yaslandığı hurma kütüğünün ağlaması bir mucizedir. Yine Hudeybiye’de 1400 sahabeye kuru bir kaynaktan su içirmesi de mucize örneklerindendir. Bu olaylar nübüvvetin başlamasından sonra gerçekleşmiş olağanüstü hâllerdir.

Özetle, irhasat, peygamberlikten önce, mucize ise peygamberlikten sonra yaşanan olağanüstü hâllerdir.

Efendimizin(s.a.v) Peygamberliğinden Önceki İşaretler ve Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

İrhasatların Hikmeti ve İlahi Amacı

İrhasatlar, sadece olağanüstü hadiseler değil, aynı zamanda vahye hazırlık sürecidir. Allah (c.c.), insanların kalplerini ve zihinlerini peygamberin gelişine hazır hâle getirmek için bu işaretleri yaratmıştır.

  • Kalpleri hazırlamak ve dikkatleri toplamak: Yaklaşan risalete nazarları çevirir, kulakları hakikate alıştırır.
  • Ehli kitabın bilgilerini teyit etmek: Ehl-i kitabın elindeki işaretleri (İncil ve Tevrat’taki) teyit eder; ulemanın ve arayış içinde olanların zihinlerindeki şüpheleri dağıtır.
  • Vahyin selâmetini temin etmek: Kahinlik ve cin yolu haberlerin kesilmesiyle (Cin, 8–9) vahyin diğer tüm kaynaklarla karışmasının önüne geçer.
  • Sünnetullah gereği büyük inkılâptan önce işaretler: Tarihî dönüşümlerden evvel gelen “ön emareler” gibi, peygamberlikten önceki harikalar da insanlığı büyük değişime hazırlar.
  • Ümide kapı açmak: Rahmetin gelişini müjdeler; ümitsizliği giderir, yerine umut ve huzur verir.
  • Kâinatın fıtrî şahitliği: Cansız varlıkların selâmı gibi olaylar, varlığın bütünüyle son peygamberin gelişiyle alakadar olduğunun işaretleridir.

 

Yani daha doğmadan önce bile, O’nun (s.a.v.) gelişi semada, yerde ve gönüllerde yankılanmaya başlamıştır. Bu nedenle, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğinden önceki işaretler, bir hazırlık sürecinin hem ruhani hem de tarihî göstergeleridir.

İçindekiler

Doğumundan Önceki İrhasatlar

Kâhinlerin Kehanetleri ve Cinlerin Susturulması

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetinden önce, kâhinlerin bazı gaybî haberleri zaman zaman doğru çıkabiliyordu. Bunun sebebi, o dönemde cinlerin semaya yükselip meleklerin konuşmalarını dinlemeleri ve oradan işittikleri haberleri çalarak insanlara fısıldamalarıydı.

Kâhinler, bu duyduklarını insanlara aktarır; bazen olayların sonucunu önceden haber vererek toplumda büyük bir itibar kazanırlardı. Ancak bu haberlerin çoğu, az miktarda hakikatin içine karıştırılmış birçok yalanla doluydu. Cinler, meleklerden işittikleri bir gerçeği süsleyip yalanlarla harmanlayarak kâhinlere “gayb bilgisi” gibi sunuyorlardı.

Zamanla insanlar, hak ile bâtılı birbirine karıştırır hâle geldi. Bu durum, zihinleri karıştırıyor ve gaybî konularda şüpheye yol açıyordu.

Ancak bu dönem, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğumundan önce sona ermiştir. Allah Teâlâ (c.c), semayı koruma altına almış, cinlerin göğe yükselip haber almasını engellemiştir. 

Bu ilahî müdahale, doğrudan Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmesiyle bağlantılıydı. Artık gayb haberlerini bildirecek tek kaynak, Allah’ın (c.c) izniyle Cebrâil (aleyhisselâm) aracılığıyla gelen ilahî vahiydi.

Efendimiz’in (s.a.v.) gelişiyle birlikte hakikatin kaynağı tek bir merkeze indirildi; böylece kâhinlerin gaybden haber verme dönemi tamamen sona erdi. Cinlerin gökten bilgi almaları engellendi ki, hiçbir yanlış haber vahyin safiyetine gölge düşürmesin. Böylece ilahî kelam, en saf hâliyle ve hiçbir şüpheye karışmadan insanlara ulaşmış oldu.

Kur’an-I Kerim, bu dönemin sona erişini şöyle bildirir:

Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor.” (Cin Suresi, 8–9)

Bu ayet, semanın artık ilahî muhafaza altında olduğunu haber verir. Vahyin başlayacağı bu kutlu dönemde, gaybî haberlerin sahte kaynaklardan değil, yalnızca Allah’ın (c.c.) izniyle Cebrâil (a.s.) aracılığıyla gelmesi sağlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursî bu hakikati şöyle açıklar:

“İşte, madem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlarla karışık, kâhinlerin ve gâibden haber verenlerin ve cinlerin ihbârâtına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin.”

“Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar.” (Mektubat, 19.Mektub, 16. İşaret)

İki Meşhur Kâhin: Şıkk ve Satih’in Kehanetleri

Arap Yarımadası’nda iki meşhur kahin vardı: Şıkk ve Satih. Her ikisi de, Efendimiz’in (s.a.v.) geleceğini haber vermeleriyle tanınır. Bu iki kahin, Arap yarımadasında kehanetleriyle meşhur olmuş, birçok kavim tarafından danışılan kişilerdi.

Şıkk, bir gözü, bir eli ve bir ayağı olan, adeta yarım bir insan şeklinde yaratılmış bir kahindi. Tarihçiler onun fiziksel hâlinin “yarım kalmış bir suret” gibi olduğunu bildirir. Buna rağmen sözleri bölgesinde derin yankı uyandırır, özellikle gelecekten haber verme gücüyle tanınırdı. 

Şıkk, vahyin gelmesinden yıllar önce, halkına Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) doğacağını ve Arap topraklarından bir peygamberin çıkacağını bilmişti. Bu kehanet, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinden önceki işaretler arasında sayılmıştır.

Satih ise Şam bölgesinde yaşayan, kemiksiz bir bedene sahip garip bir yaratılışta kahindi. Rivayetlere göre yüzü göğsünün ortasındaydı, bir tür “mucizevî hilkat” ile yaratılmıştı. Sözleri halk arasında o kadar muteberdi ki, uzak diyarların hükümdarları bile rüyalarının tabirini öğrenmek için ona müracaat ederlerdi. 

Fars İmparatoru Kisrâ, Efendimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece gördüğü korkunç bir rüyanın tabirini öğrenmek üzere onu çağırmıştır. O gece Kisrâ’nın sarayında 14 sütunun yıkıldığı rivayet edilir. Satih bu olayı şöyle yorumlamıştır:

“Sizden sonra 14 hükümdar hükmedecek; sonra mülkünüz yıkılacak. Arap diyarından bir peygamber çıkacak ve dininiz sona erecektir.”

Satih’in bu yorumu kısa sürede yayılmış, hem İran hem Arap topraklarında büyük bir merak uyandırmıştır. Gerçekten de tarih, onun sözlerinin aynen gerçekleştiğini kaydeder: Kisrâ’dan sonra on dört hükümdar hüküm sürmüş ve ardından Sasani İmparatorluğu tamamen yıkılmıştır.

Bu iki kâhinin sözleri, en yalancı kimselerden sayılan kahinlerin bile Allah’ın (c.c.) izniyle hakikati sezdiğini ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğumuna işaret eden irhasatlar içinde yer aldığını göstermektedir. Böylece, toplumun en uzak kesimlerinden dahi O’nun gelişi haber verilmiş ve insanlığın dikkatleri bir kez daha o nurun doğacağı yöne çevrilmiştir.

“Ya Muhammed!” Parolasıyla Yapılan Savaş

Efendimiz’in (s.a.v.) doğumundan önce Araplar ve Farslılar arasında yaşanan bir savaşta, Arapların savaş parolası “Ya Muhammed!” olmuştur.
O dönemde Mekke’de “Muhammed” ismi henüz neredeyse hiç kullanılmazken, bu parolanın geçmiş ilahi suhuflardan (Tevrat ve İncil) geldiği anlaşılmıştır. Böylece, O’nun ismi bile doğmadan önce zafer ve kurtuluş sembolü haline gelmiştir.

Kur’an, Hz. İsa’nın (a.s.) bu müjdeyi daha önce duyurduğunu bildirir:

“Meryem oğlu Îsâ da şöyle demişti: “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, “Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü!” dediler.’’ (Saff Suresi, 6)

Fil Vakası: İlahi Koruma ve Nübüvvete Zemin Hazırlık

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğumundan yaklaşık elli iki gün önce Yemen valisi Ebrehe, büyük bir orduyla Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye doğru yürüyüşe geçti. Ordunun önünde, bölgede efsaneleşmiş Mahmud adında dev bir fil bulunuyordu. 

Ebrehe’nin amacı, insanların Kâbe’ye yönelmesini engelleyerek, yaptırdığı büyük kiliseyi yeni bir ibadet merkezi hâline getirmekti. Ancak Mekke halkı, Kâbe’nin gerçek sahibinin Allah (c.c.) olduğunu bildiklerinden, onu korumak için herhangi bir savunma hazırlığına girişmediler.

O dönemde Mekke’nin idaresi, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalip’in elindeydi. Ebrehe ordusuyla birlikte Mekke çevresine yerleşmiş, karşısına çıkan her şeyi gasp etmişti. Gasp edilen mallar arasında Abdülmuttalip’in de develeri bulunuyordu.

Ebrehe ile karşılaştığında, Abdülmuttalip ondan yalnızca çalınan develerini geri istedi. Bu durum karşısında şaşıran Ebrehe, “Ben Kâbe’yi yıkmaya geliyorum, sen sadece develerini mi istiyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine Abdülmuttalip, tarihe geçen şu hikmet dolu cevabı verdi:

“Ben develerin sahibiyim, Kâbe’nin de bir Rabbi vardır, O onu korur.”

Gerçekten de Allah (c.c.) Kâbe’yi bizzat korudu. Ordu Mekke’ye yaklaşırken, gökyüzü karardı ve sürü sürü kuşlar (Ebabil) göründü. Bu kuşlar gagalarında ve pençelerinde pişmiş taşlar taşıyorlardı. Ebrehe’nin ordusuna bu taşları bıraktılar ve devasa ordu birkaç dakika içinde perişan oldu.

“Onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar yağdıran sürü sürü kuşlar salmadı mı? Sonuçta Allah onları yenilip ezilmiş ekine çevirdi.”(Fil Suresi, 3–5)

Tarihçiler, bu taşların yakıcı bir etkisi olduğunu ve ordunun bir anda çöküşe geçtiğini aktarırlar. Ebrehe yaralı hâlde Yemen’e dönmüş, kısa süre sonra da ölmüştür. 

Bu olay, hem Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum gecesindeki olağanüstü hadiseler zincirine bir ön hazırlık, hem de Mekke’nin ilahi koruma altında olduğunun en açık göstergesidir.

Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğum gecesi, kâinatın sevinçle karşıladığı müstesna bir andı. O gece yaşanan olağanüstü hadiseler, yalnızca bir çocuğun doğumu değil, insanlık tarihinin en büyük rahmetinin yeryüzüne inişini sembolize ediyordu. Rivayetlerde yer alan bu olayların her biri, nübüvvetin yaklaşmakta olduğuna dair ilahî işaretlerdir.

Doğum Anında Parlayan Nur

Efendimiz’in (s.a.v.) annesi Âmine validemiz, doğum anında evini aydınlatan ve doğudan batıya kadar uzandığını gördüğü bir nurun parladığını rivayet etmiştir. Bu nur, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gelişiyle birlikte karanlıklar içinde kalan insanlığın aydınlanacağını ifade eder. Aynı olayı Abdurrahman bin Avf’ın annesi ve Osman bin As’ın annesi de görmüş, gökyüzüne doğru yükselen bu ışığın doğu ve batıyı aydınlattığını söylemişlerdir.

Kâbe’deki Putların Devrilmesi

O gece Kâbe’deki putların bir anda yüzüstü yere devrildiğini aktarılır. Oysa bu putlar, Mekkeliler tarafından kutsal kabul edildiği için devrilmemeleri amacıyla duvarlara çivilenmiş ve sağlam biçimde sabitlenmişti. Buna rağmen o gece hepsi aynı anda devrilmişti. 

Bu olay, şirk düzeninin yıkılacağını, tevhidin hâkim olacağını haber veriyordu. Putlara kutsiyet atfeden Mekkeliler bu hadiseyi gördüklerinde büyük bir şaşkınlık yaşamış, fakat anlamını idrak edememişlerdi. İlerleyen yıllarda bu olayın, “La ilahe illallah” sancağının yükseleceğinin ilk işareti olduğu anlaşılmıştır.

Efendimizin(s.a.v) Peygamberliğinden Önceki İşaretler ve Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

Kisrâ Sarayının Sarsılması ve Sönmeyen Ateşin Sönmesi

Efendimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece, İran’daki Kisrâ sarayının on dört sütunu yıkılmış, duvarlarında büyük çatlaklar oluşmuştu. Aynı gece, Mecusilerin bin yıldır yanmakta olan kutsal ateşi sönmüştür. Bu olaylar, batıl inançların son bulacağını ve yeni bir çağın başlayacağını müjdelemiştir. 

Sâve Gölü’nün Kuruması

Hristiyanların kutsal saydığı Sâve Gölü, o gece tamamen kurumuştu. Suyunun çekilmesi, bozulmuş dinlerin hükmünün sona ereceğine ve hak dinin zuhura geleceğine işaret etmiştir.

İlahi Planın Görünür Hâli

Bütün bu olaylar, nübüvvetin ilahi bir planın parçası olduğunu açıkça ortaya koyar. Kâhinlerin kehanetlerinden Fil Vakası’na, doğum gecesindeki olağanüstü hadiselerden semanın koruma altına alınmasına kadar her şey, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine giden yolu hazırlamıştır.

Bu işaretler, Allah’ın (c.c) kudretinin tecellisidir. İnsanlık, o gece karanlıktan aydınlığa, putperestlikten tevhid nuruna adım atmıştır. Doğumundan önce bile kâinat O’nun (s.a.v.) gelişine hazır hâle getirilmiş; taşlar, yıldızlar, gökyüzü ve yeryüzü aynı hakikati dile getirmiştir: 

“Hak geldi, batıl zail oldu.”(İsrâ Suresi, 81)

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - İrhasat - Bölüm 4

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir