Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye Döneminde Kadının Durumu

Cahiliye toplumunun en karanlık yönlerinden biri, kadına verilen değerin yokluğu idi. Kadın, miras hakkına sahip değildi, bir mal gibi alınıp satılırdı. Kadın bir şahsiyet değil, erkeğin malı olarak görülürdü. Evlenme ve boşanma hakkı yalnızca erkeklere aitti; kadının rızası çoğu kez dikkate alınmazdı. Bir erkek, eşi öldüğünde onu miras gibi oğluna bırakabilir veya başkasına devredebilirdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek, özellikle yoksul veya utanç korkusuyla yaşayan kabileler arasında yaygındı. Bu uygulama, toplumun merhametsizliğini ve kadına bakışındaki çarpıklığı en açık biçimde gösteriyordu.

Ayrıca kadın, dini hayatın da dışında tutulur, ibadetlerde ve toplumsal kararlarda yer alamazdı. Cahiliye Arapları, kadınların uğursuzluk getirdiğine inanır, bazı kabileler kız çocuklarının doğumunda yas tutardı. Kadınlara mirastan pay verilmez, evliliklerde mehir yerine başlık parası ödenirdi. Kadın, alınıp satılan bir eşya gibi muamele görürdü.

Kur’an-ı Kerim bu vahşeti şöyle tasvir eder:

Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir. (Aklınca) verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!(Nahl Suresi, 58–59)

Ve kıyamet günü o masum çocuklara şu soru sorulacaktır:

Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…(Tekvîr Suresi, 8–9)

İslam geldiğinde bu vahşet sona erdi. Resûlullah (s.a.v.), kadını toplumun onurlu bir bireyi olarak konumlandırdı. O, kız çocuklarını “rahmet vesilesi” olarak tanıttı:

Kim üç kız çocuğunu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa, Cennet ona vacip olur.” (Ebu Davud, Edeb, 120)

Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu dönüşümü şöyle yorumlar: “Asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı.” (İşârâtü’l-İ’câz)

Bugün de kürtaj, cinsiyet ayrımcılığı, aile içi şiddet, kadını bir meta gibi görmek ve onu yalnızca dış görünüşüyle değerlendirmek gibi anlayışlar, o karanlık zihniyetin modern yansımalarıdır. Günümüzün cahiliyeti, özgürlük söylemi altında kadını başka bir esarete sürüklemekte; onu tüketim kültürünün bir süsü, reklam dünyasının bir aracı hâline getirmektedir. Oysa İslam, kadını iffet ve haysiyetin, rahmet ve hikmetin simgesi olarak yüceltmiştir.

Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye Döneminde Kabilecilik, Asabiyet ve Ebu Cehil Örneği

Arap toplumunda en güçlü bağ kabileydi. Kabile, bir insanın hem kimliği hem de güvence kaynağıydı. Kişi, bireysel bir varlık olarak değil, kabilesinin bir üyesi olarak kabul edilirdi. Bir kimsenin itibarı, cesareti veya zenginliği değil, mensup olduğu kabilenin itibarıyla ölçülürdü. Bu bağ, adaletin değil asabiyetin hüküm sürdüğü bir sistemi doğurdu. 

Kabileye mensup olmak, kişinin ne kadar zalim veya haksız olursa olsun, ona sahip çıkmayı gerektirirdi. Bir kabile üyesi suç işlese bile, kabilesi onu korur, gerekirse başka kabilelerle savaşa girerdi. Kan davaları nesiller boyu sürer, intikam kültürü toplumsal düzenin bir parçası hâline gelirdi. “Bizden olsun da çamurdan olsun” sözü, bu zihniyetin ürünüdür.

Kabileler, aynı atadan geldiklerine inanır, soy bağlarını kutsallaştırırlardı. Şecereler nesilden nesile aktarılır, soylu kabileler diğerlerine üstün tutulurdu. Mekke’de Kureyş kabilesi bu üstünlüğün merkezindeydi. Kureyş’in Haşimoğulları, Ümeyyeoğulları, Mahzumoğulları gibi alt kolları arasında hem güç hem itibar rekabeti vardı. Bu asabiyet, ekonomik çıkarlarla birleşince toplumu bölünmüş hâle getirmişti.

Kabilecilik, bireyler arasındaki adalet duygusunu yok ederken, toplumda adalet yerine sadakati hâkim kıldı. Kişi doğruyu değil, kabilesini savunurdu. Zulüm bile kabile çıkarına hizmet ettiği sürece meşrulaştırılırdı. Kadın, köle veya yetim, kabilesi güçlü değilse korunmazdı.

Kur’an-ı Kerim bu anlayışı reddetti:

Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât Suresi, 13)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Irkçılığa çağıran bizden değildir, onun için savaşan bizden değildir, onun uğruna ölen bizden değildir.” (Ebu Davud, Edeb, 121)

İçindekiler

Cahiliyenin Sembolü: Ebu Cehil

Cahiliye döneminde Ebu Cehil’in gerçek adı Amr bin Hişam idi. Mekke’nin saygın kabilelerinden Mahzumoğulları’na mensuptu ve gençliğinden itibaren hitabeti, serveti ve siyasi nüfuzu ile tanınırdı. Halk arasında “Ebu’l-Hakem” yani “hikmet sahibi” olarak bilinirken, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona hakikati inatla reddettiği için “Ebu Cehil” yani “cehaletin babası” lakabını vermiştir.

Ebu Cehil, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) düşmanlığını akılla değil, kibir ve çıkar duygusuyla yapmıştı. İslam’ın gelişi, onun liderlik konumunu tehdit ediyor, halk üzerindeki otoritesini sarsıyordu. O, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği mesajın doğruluğunu biliyor, fakat kibirle reddediyordu. Rivayet edilir ki, bir gün Kureyşlilerle yaptığı mecliste şöyle demiştir: “Biz Kureyş’in büyükleri, ileri gelenleri değil miyiz? Peygamberlik neden bizden birine değil de Muhammed’e verildi? Vallahi, ona asla iman etmeyeceğiz.”

Bu söz, haset, asabiyet ve gururun insanı nasıl körleştirdiğini gösterir. Ebu Cehil, hakikati bildiği hâlde onu kabul edemeyecek kadar kibirliydi. Hatta Bedir Savaşı’nda yenileceğini bildiği hâlde, “Bugün bize gökten melekler inse bile dönmeyeceğim!” diyerek inkârında ısrar etmiştir.

Tarihçiler onun, Resûlullah’a (s.a.v.) defalarca hakaret ettiğini, secde hâlindeyken Efendimizin (s.a.v.) başına deve işkembesi attırdığını ve “Senin dinini yok edeceğim” diyerek meydan okuduğunu aktarır. Bu inat, aklın değil, gururun sesiydi. Kur’an-ı Kerim’de onun gibiler için şöyle buyurulur:

Hayır! Gerçek şu ki, insan kendini müstağni gördüğü için azar.” (Alak Suresi, 6–7)

Ebu Cehil’in bu tutumu, cahiliye asabiyetinin en uç örneğidir. O, hakkı kabullenmek yerine kabilesinin şerefini, nefsinin üstünlüğünü savunmuş ve böylece inkârın sembolü hâline gelmiştir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu durumu şöyle açıklar: “Haset, evvela haset edeni yakar, haset edilene zarar veremez.” (Lem’alar, 24. Lem’a)

Efendimiz (s.a.v.), bu köklü asabiyeti kırmak için Ensar ve Muhacir’i kardeş ilan etti; iman kardeşliğini ırk bağının üstüne yerleştirdi. Bu uygulama sadece bir kardeşlik ilanı değil, aynı zamanda sosyal devrimdi. Çünkü o dönemde birbirine düşman olan kabileler, İslam çatısı altında tek bir ümmet hâline geldiler. Her Müslüman, diğerinin kardeşi sayıldı; mallarını, evlerini, sofralarını paylaştılar. Ensar’ın “Ya Resûlallah! Mallarımızı da bölüştürelim” sözleri bu dayanışmanın zirvesiydi. Böylece kabile bağlarının yerini, Allah (c.c.) için sevgiye dayalı iman bağı aldı. Bu değişim, tarihte ilk kez insanları soy, servet ve güç yerine imanla eşitleyen bir toplumsal yapı ortaya çıkardı.

Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye Döneminde Âdetleri ve İslam’ın Islahı

Cahiliye dönemi toplumunun günlük yaşamı, sadece inanç bozukluklarıyla değil, insan onurunu zedeleyen sayısız gelenekle de doluydu. Bu gelenekler, toplumsal düzeni korumaktan ziyade, güçlülerin çıkarına hizmet eden, zayıfları ezen, ahlakî yozlaşmayı meşrulaştıran uygulamalardı. Kadın, köle, yetim gibi zayıf kesimler için adalet yoktu. Nikâh, miras, ticaret, hatta ibadetlerde bile insaf ölçüsü kaybolmuştu.

Evlilik Biçimleri ve Aile Anlayışı

Evlilikler, bugün kabul edilemeyecek kadar karmaşık ve yozlaşmış biçimlerde yaşanıyordu. Rivayetlere göre o dönemde dört farklı evlilik türü vardı:

  1. Normal evlilik: Ailelerin rızasıyla yapılan, bugünkü meşru evliliğe benzeyen şekildi.
  2. Muta veya geçici evlilik: Belli bir süre için yapılan, sonra kendiliğinden sona eren bir birliktelikti.
  3. Grup evliliği: Bir kadının birden fazla erkekle aynı dönemde ilişki yaşamasıydı. Doğan çocuğun babası kura ile belirlenirdi.
  4. Cariyelik ve köle evlilikleri: Kadın, efendisinin malı sayılır; rızası dışında ilişkiye zorlanabilirdi.

Bu dönemde erkeklere sınırsız hak tanınıyor, kadının rızası veya onuru dikkate alınmıyordu. Erkeğin istediği kadar kadınla evlenmesi olağan karşılanıyor, bu durum zenginlik ve güç göstergesi sayılıyordu. Rivayetlerde bazı kişilerin 30-40 kadınla evlendiği, Ebu Leheb’in ise yüz karısının bulunduğu geçmektedir. Bu ölçüsüzlük, evliliğin kutsiyetini ve ailenin düzenini tamamen ortadan kaldırmıştı.

Cahiliye toplumunda zina açıkça kınanmaz, hatta bazı çevrelerde normal karşılanırdı. Ebu Süfyan’ın eşi Hint bint Utbe’nin şu sözü dönemin zihniyetini açıkça gösterir: “Hür kadın zina mı yapar ki yasaklanıyor?” Onlara göre zina, köle veya mevali kadınlarla sınırlı bir fiildi; hür kadınların bunu yapması düşünülemezdi. Bu durum, toplumda ahlakî çürümenin ve kadına bakışın ne kadar yozlaştığının bir göstergesiydi.

İslam geldiğinde bu anlayış kökten değişti. Cenâb-ı Hak evliliği sınırlandırarak, adaletsizliği ortadan kaldırdı. Çok eşlilik belirli şartlara bağlandı

Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisa Suresi, 3) 

buyurularak kadın hakları korunmaya alındı. Evlilik, artık keyfî bir arzu değil; sorumluluk, sadakat ve sevgi üzerine kurulan bir müessese hâline getirildi. Kur’an-ı Kerim;

Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.(Rum Suresi, 21) 

ayetiyle evliliğe yeniden anlam kazandırdı ve aileyi sevgi, rahmet, sadakat temelleri üzerine kurdu. Bu ayet, o dönemde evliliği bir zevk veya mal paylaşımı olarak gören anlayışa ilahi bir cevap niteliğindeydi.

Evlatlık ve Zıhar Meselesi

Bir erkek, evlatlığının eşiyle evlenmeyi ayıp sayar, babasının eşiyle evlenmekte sakınca görmezdi. Kur’an-ı Kerim bu anlayışı yasakladı:

Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyin. Bu iğrenç bir şeydir.” (Nisa Suresi, 22)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), toplumun kökleşmiş bu yanlış anlayışını fiilen düzeltmek için örnek bir adım attı. Evlatlığı Zeyd bin Hârise (r.a.), Zeyneb bint Cahş (r.a.) ile evlenmişti. Ancak evlilik uzun sürmemiş, ayrılmışlardı. O dönemin Arap geleneğinde bir erkeğin evlatlığının eski eşiyle evlenmesi büyük bir utanç sayılıyordu. Cenâb-ı Hak bu yanlış anlayışı ortadan kaldırmak için şu ayeti indirdi:

Zeyd, eşinden ayrıldığında onu seninle evlendirdik ki, evlatlıklarının eşleriyle evlenme konusunda müminlere bir zorluk olmasın.” (Ahzâb Suresi, 37)

Bu olay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hem toplumsal hem de ahlaki bir devrim gerçekleştirdiğini gösterir. Çünkü o, insanların örf ve âdetleri uğruna haksızlıklara sessiz kalmadı. Allah’ın (c.c.) emrini uygulayarak evlatlığın öz evlatla aynı olmadığını, nesep bağının kan bağıyla kurulacağını, evlatlığın eşinin de öz oğlun eşi hükmünde olmadığını bizzat yaşayarak öğretti.

Zıhar denilen uygulamada ise erkek, eşine “Sen bana anamın sırtı gibisin” der ve onu hem kendine hem başkasına haram kılardı. Kadın ne boşanabilir ne de evlilik hakkını kullanabilirdi. Kur’an-ı Kerim bu uygulamayı kaldırarak, Mücadele Suresi’nde kadın haklarını koruma altına aldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu konuda Huleyle binti Sa’lebe’nin yaşadığı zorluğu dinledikten sonra, ilahi vahyin bu hükmü getirdiğini haber vermiştir. Böylece kadın, Cahiliye’de bir “eşya” olmaktan çıkarak, hakkı savunulan bir “şahsiyet” hâline geldi.

Yetim ve Kölelik

Cahiliye döneminde yetimler ve köleler toplumun en zayıf halkalarıydı. Yetimlerin mallarına el koymak, toplumda sıradan bir durumdu. Güçlü olan, yetimin malını miras bahanesiyle gasp eder, onları mirasçı olarak görmezdi. Kimsesiz çocuklar himaye edilmez, çoğu zaman sokağa terk edilirdi. Yetimlik, merhamet değil, utanılacak bir durum gibi görülürdü.

Kur’an-ı Kerim bu zulme karşı şöyle buyurur:

Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin. Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız hakkında bile olsa, adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti.” (En’am Suresi, 152)

O halde sakın yetimi ezme!” (Duha Suresi, 9)

İslam bu anlayışı tamamen değiştirdi. Resûlullah (s.a.v.), yetivmlerin korunmasını ümmetin en büyük sorumluluklarından biri hâline getirdi.

Ben ve yetime bakan kimse cennette şöyle yan yanayız.” — Sonra şehadet ve orta parmağını yan yana getirerek gösterdi. (Buhârî, Edeb 24)

Efendimiz (s.a.v.), toplumda yetimlere özel koruma sağladı. Zekâtın, sadakanın ve ganimetlerin bir kısmı onların ihtiyaçları için ayrıldı. 

Ayrıca kölelik düzeni de İslam’la birlikte sarsıldı. Cahiliye’de köle, pazarda alınıp satılan bir eşya gibiydi. Efendisi tarafından cezalandırılabilir, hatta öldürülebilirdi. Köle doğan bir insanın özgür olma ihtimali yoktu; kölelik nesilden nesile geçerdi. Savaşlarda esir alınanlar köleleştirilir, borcunu ödeyemeyenler köle yapılırdı. Bu sistem, toplumun en büyük sömürü düzeniydi.

İslam ise köleliği birden kaldırmak yerine, aşamalı bir ıslah süreci başlattı. Köle azadı teşvik edildi, kefaret, yemin bozma ve hataen adam öldürme gibi durumlarda özgür bırakmak ibadet sayıldı. Kur’an-ı Kerim’in Beled suresinde şöyle buyurulur:

 ”Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled Suresi,11- 16)

Bu âyetlerde veciz şekilde anlatıldığı üzere o dönemin en ağır insanî sorunları kölelik, yoksulluk ve merhametsizlikti. O dönem için çareler ise köleleri özgürlüklerine kavuşturmak, yetimi ve yoksulu doyurmak, birbirine sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmekti.

Resûlullah (s.a.v.) köleye kötü davranmayı kesin olarak yasakladı. Köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. (Sahih-i Müslim, Eyman 40) buyurarak insanlık onurunu iade etti. Onlara giydiğinizden giydirin, yediğinizden yedirin, onları güçlerinin üstünde çalıştırmayın, buyurdu.

İslam, köleliği meşrulaştıran değil, ortadan kaldırmaya yönlendiren tek sistem oldu. Bilal-i Habeşî (r.a.), Ammar bin Yasir (r.a.) ve Suheyb-i Rûmî (r.a.) gibi sahabeler bu devrimin sembolleridir. Bilal (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) müezzini olarak en yüce makama yükseldi. Habbab bin Eret (r.a.) gibi nice köleler, İslam sayesinde özgürlük ve izzet kazandılar.

Böylece İslam, hem yetime hem köleye sahip çıkarak insanın doğuştan eşit olduğunu ve hürriyetin imanla anlam kazandığını bütün dünyaya ilan etti.

Müsle, Kan Davası ve Uğursuzluk İnancı

Savaşta düşmanın organlarını kesmek anlamına gelen müsle uygulaması, Cahiliye’nin en vahşi geleneklerinden biriydi. Düşmana kin duymanın bir göstergesi sayılırdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Hamza’nın (r.a.) Uhud’da şehit edilişinde, müşriklerin cesedine yapılan müsle karşısında bile intikam almamış ve şu emri vermiştir:

Müsle yapmayın; Allah, müsleyi haram kılmıştır.” (Buhârî, Cihad, 147)

Ayrıca Cahiliye Arapları, uğursuzluğa inanır; baykuş ötmesini, köpek ulumasını veya Şevval ayında evlenmeyi kötüye yorarlardı. Kadınları ve bazı günleri uğursuz sayarlardı. Bu batıl inançlar, insanları korku içinde yaşatır, hayatın doğal akışını felce uğratırdı. Efendimiz (s.a.v.) bu yanlış inançları kaldırdı ve şöyle buyurdu:

Uğursuzluk yoktur; hayır ancak Allah’tandır.” (Müslim, Selâm, 102)

Tefe’ül – Hayra Yorma

Efendimiz (s.a.v.), olayları hayra yorma sünnetini öğretti. Gelen kişilerin isimlerinden bile hayır çıkarırdı. Mesela adı “Suheyl” (kolaylık) olan biri geldiğinde, “İşimiz kolay olacak” buyururdu. Bu, Müslümanlara daima ümitli ve pozitif düşünme bilinci kazandırmıştır. Ayrıca tefe’ül, sadece bir psikolojik rahatlama değil, Allah’ın (c.c.) rahmetine güvenmenin bir ifadesidir. İslam, kaderin kötülüğe değil, hayra işaret ettiğini öğretmiş; böylece karamsar bir toplumun yerini umut dolu bir ümmet almıştır.

Cahiliyeden Asr-ı Saadete – Nurlu Bir Dönüşüm

Cahiliye dönemi sadece bir zaman dilimi değil; her çağda yeniden yaşanabilecek bir zihniyettir. Vahiyden uzak, menfaati hakka tercih eden, kalbi katılaşmış her toplum kendi cahiliyesini yaşar. Bu zihniyetin temelinde, hakkı inkâr, çıkarı kutsama ve vicdanı susturma vardır. İnsanoğlu teknolojiyle ilerlese de, eğer kalbini imanla aydınlatmazsa, geçmişin cahiliyesini farklı şekillerde yaşamaya devam eder. Modern çağın putları para, şöhret, makam ve hevadır; fakat mahiyetleri Ebu Cehil’in taş putlarından farksızdır.

İslam, bu karanlığı 23 yılda nura çevirdi. Bu nur, sadece bir kavmi değil, insanlığın kaderini değiştirdi. O vahşet toplumundan; Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) sadakati, Hz. Ömer’in (r.a.) adaleti, Hz. Osman’ın (r.a.) haya ve cömertliği, Hz. Ali’nin (r.a.) ilmi doğdu. Bu şahsiyetler, vahyin insanı nasıl dönüştürdüğünün canlı örnekleridir. Dün kızını diri diri gömen insanlar, bugün yetimi kucaklayan, düşmanına merhamet eden bir ümmete dönüştü.

Kur’an-ı Kerim bu dönüşümü şöyle anlatır:

Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara Suresi, 257)

Bu ayet, imanla aydınlanmanın sadece bireysel değil, toplumsal bir devrim olduğunu gösterir. Kur’an-ı Kerim, karanlığı ışıkla, zulmü adaletle, nefsi kalp ile, menfaati merhametle değiştirmiştir. Bediüzzaman Said Nursî bu hakikati şöyle ifade eder: “İman, insanı insan eder; belki insanı sultan eder. İnkâr ise insanı hayvandan da aşağı indirir.” (Sözler, 23. Söz)

Asr-ı Saadet, bu ilahi nurun toplumda somutlaşmış hâlidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) terbiyesinden geçen sahabeler, imanla hem kalplerini hem şehirlerini ihya ettiler. Cahiliye’nin kalbinde doğan bu nur, kısa sürede tüm Arap Yarımadası’nı aydınlattı ve insanlık tarihinde görülmemiş bir ahlaki dönüşüm başlattı.

O hâlde siyer öğrenmek, sadece tarih bilmek değil; kalbimizdeki modern cahiliyeyi fark etmek ve Resûlullah’ın (s.a.v.) nuruyla aydınlanmaktır. Çünkü iman, geçmişi anlamakla değil, bugünü vahyin ışığında şekillendirmekle yaşanır.

Siyer öğrenmek, Hz. Ömer’in (r.a.) adaletini, Bilal-i Habeşî’nin (r.a.) sabrını, Habbab bin Eret’in (r.a.) sebatını, Hz. Hatice’nin (r.a.) vefasını ve Efendimiz’in (s.a.v.) merhametini hayatımıza taşımaktır. Onların hayatı, Kur’an-ı Kerim’in yaşanmış hâlidir. Cahiliyeyi bilmeden İslam’ın kıymeti anlaşılamaz. Her çağın karanlığında Kur’an ve sünnetin ışığına sarılanlar, kendi asrının saadetini yaşar. 

İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacak!” (Saf Suresi, 8)

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - Cahiliye Dönemi - Bölüm 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir