Author
Cahiliye dönemi toplumu
Hz. Muhammed (sav)

Cahiliye Dönemi Toplumu ve İslam’ın Getirdikleri

Cahiliye toplumunun en karanlık yönlerinden biri, kadına verilen değerin yokluğu idi. Kadın, miras hakkına sahip değildi, bir mal gibi alınıp satılırdı. Kadın bir şahsiyet değil, erkeğin malı olarak görülürdü. Evlenme ve boşanma hakkı yalnızca erkeklere aitti; kadının rızası çoğu kez dikkate alınmazdı. Bir erkek, eşi öldüğünde onu miras gibi oğluna bırakabilir veya başkasına devredebilirdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek, özellikle yoksul veya utanç korkusuyla yaşayan kabileler arasında yaygındı. Bu uygulama, toplumun merhametsizliğini ve kadına bakışındaki çarpıklığı en açık biçimde gösteriyordu.

Ayrıca kadın, dini hayatın da dışında tutulur, ibadetlerde ve toplumsal kararlarda yer alamazdı. Cahiliye Arapları, kadınların uğursuzluk getirdiğine inanır, bazı kabileler kız çocuklarının doğumunda yas tutardı. Kadınlara mirastan pay verilmez, evliliklerde mehir yerine başlık parası ödenirdi. Kadın, alınıp satılan bir eşya gibi muamele görürdü.

Kur’an-ı Kerim bu vahşeti şöyle tasvir eder:

“Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir. (Aklınca) verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!” (Nahl Suresi, 58–59)

Ve kıyamet günü o masum çocuklara şu soru sorulacaktır:

“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” (Tekvîr Suresi, 8–9)

İslam geldiğinde bu vahşet sona erdi. Resûlullah (s.a.v.), kadını toplumun onurlu bir bireyi olarak konumlandırdı. O, kız çocuklarını “rahmet vesilesi” olarak tanıttı:

“Kim üç kız çocuğunu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa, Cennet ona vacip olur.” (Ebu Davud, Edeb, 120)

Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu dönüşümü şöyle yorumlar: “Asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz olmuşlardı.” (İşârâtü’l-İ’câz)

Bugün de kürtaj, cinsiyet ayrımcılığı, aile içi şiddet, kadını bir meta gibi görmek ve onu yalnızca dış görünüşüyle değerlendirmek gibi anlayışlar, o karanlık zihniyetin modern yansımalarıdır. Günümüzün cahiliyeti, özgürlük söylemi altında kadını başka bir esarete sürüklemekte; onu tüketim kültürünün bir süsü, reklam dünyasının bir aracı hâline getirmektedir. Oysa İslam, kadını iffet ve haysiyetin, rahmet ve hikmetin simgesi olarak yüceltmiştir.

Read More...
Mekke
Hz. Muhammed (sav)

Asr-ı Saadet ve Mekke’de İnanç Düzeni

Birçok Müslüman, imanî bir heyecanla, “Keşke Asr-ı Saadet’te yaşasaydım” der. O günlerin sahihliğini ve berraklığını, iman edenlerin Resûlullah (s.a.v.)’ı gözleriyle gördükleri o kutlu günleri hayal ederler. Ancak bu hayalin bir ucunda da şu muhasebe sorusu durur: “O gün orada olsaydım, gerçekten imanımın hakkını verebilir miydim?” Sorunun cevabı, zamanda değil, hâlde saklıdır. Çünkü şu soru daha gerçekçidir: “Bugün ne yapıyorsam, o gün de onu yapardım.” 

Asr-ı Saadet, sadece bir tarih dönemi değil, bir ruh hâlidir. O dönemde iman edenler, Efendimiz (s.a.v.)’in yanında olmanın şerefine erdiler; ama imanın hakikatini yaşayanlar, sadece onu görmekle değil, kalplerinde O’nun davetini canlı tutmakla yüceldiler. Onlar, vahyin sıcak nefesini hissediyor, Kur’an-ı Kerim’in emirlerini hemen hayatlarına taşıyorlardı. Fakat asıl fazilet, o nuru sadece görmekte değil, kalpte yaşatmakta gizlidir.

Hz. Miktad bin Amr (r.a.)’a genç sahabeler, “Ne mutlu size! Resûlullah’ı (s.a.v.) gördünüz, O’nunla beraber yaşadınız” dediklerinde, Miktad (r.a.) şu derin cevabı verir:

“Siz öyle demeyin. Biz nice kimseleri gördük ki, Efendimiz’in (s.a.v.) yanında yaşadılar ama iman etmediler. Siz bugün iman üzeresiniz, sevinin.” (İbn Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihâye, c.5)

Bu cevap, imanın zamanla değil, hâlle ilgili olduğunu anlatır. Asr-ı Saadet’i değerli kılan şey, dönemin şartları değil, o dönemin insanlarının samimiyetidir. Bugün de aynı iman samimiyetiyle yaşayan bir kalp, kendi çağında bir Asr-ı Saadet havası estirebilir.

Resûlullah’ın (s.a.v.) çağında olsaydık bile, kalplerimizde yalan, riyakârlık, tembellik ve korkaklık varsa, O’nun yanında görünsek de Bedir’de değil, münafıkların safında olurduk. Ancak bir insan dürüstlüğü, sabrı, takvayı ve merhametiyle yaşarsa, kendi zamanında Resûlullah’ın yolunda yürüyenlerden olur. Bu, Asr-ı Saadet’in sadece geçmişte kalmadığını, her kalpte yeniden doğabileceğini gösterir; dolayısıyla Asr-ı Saadet özlemi, geçmişe değil, bugüne yöneltilmiş bir çağrıdır: O’nun gibi yaşamak. 

Günümüzde O’nun (s.a.v.) merhametini, adaletini, sabrını, tevazusunu hayatımıza taşıdığımız oranda, biz de kendi çevremizde küçük bir Asr-ı Saadet inşa etmiş oluruz.

Read More...
Mekke
Hz. Muhammed (sav)

Cahiliye Dönemi ve Gerçekleri

Cahiliye kelimesi, günlük dilde genellikle “bilgisizlik” veya “okuma-yazma bilmemek” anlamında kullanılır. Ancak bu kelimenin kökü olan cehl, sadece bilgi eksikliğini değil, aynı zamanda kalbin hakikate kapanmasını, insanın ilahi rehberden kopuşunu da ifade eder.

Read More...
Namazın anlamı
Namaz

Namazın Anlamı

Hiç düşündük mü, biz aslında ne kadar kusurluyuz? Yürürken nefes almak için özel bir çaba göstermiyoruz, kalbimizin atışı bizim kontrolümüzde değil, hatta göz kapaklarımızın açılıp kapanmasını bile biz ayarlamıyoruz. İşte bu noktada farkına varıyoruz ki; eksikliğimizi kabul etmek, aslında kulluğun temel adımlarındandır. Çünkü Rabbimiz bizim farkında bile olmadığımız eksikliklerimizi kudretiyle tamamlıyor. Namaz, işte bu idrakle anlam kazanıyor: Kusurlu olduğumuzu bilmek, aczimizi fark etmek ve her şeyin Allah’ın (c.c.) ikramı olduğunu hatırlamak. Hayretle başlayan bu yolculuk, muhabbetle derinleşiyor. Tesbih ve tazimle Rabbimizi yüceltirken, aslında kendimizi en saf hâlimizle tanıyoruz. Belki de tüm mesele, bu kusur ve acziyetimizi kabul edip sadakatle O’nun(c.c.) huzuruna çıkabilmekte saklıdır.

Read More...
Evlilikte Huzur
Tesettür

Evlilikte Huzur: Emniyet, Hürmet ve Muhabbet ile Sağlıklı Aile İlişkileri

Evlilik, yalnızca bir araya gelmekten ibaret olmayan; kalbin, sorumluluğun ve manevi dünyanın birlikte inşa edildiği bir yolculuktur. Bu yolculukta huzurun sürekliliği, eşlerin birbirine karşı gösterdiği emniyet, hürmet ve muhabbet ile mümkün olur. Aile bağlarını güçlendiren her değer, aslında evliliğin hem dünyevî hem de uhrevî yönünü besleyen birer sermayedir. Günümüzde çeşitli sebeplerle zayıflayan aile yapısının yeniden güç kazanması için, ilişkilerin dayandığı temellerin sahih ölçülerle ele alınması büyük önem taşır. İşte bu nedenle evlilikte muhabbeti büyüten unsurların ve tesettürün aile üzerindeki etkisinin doğru anlaşılması, huzurlu bir yuva inşa etmenin en önemli adımlarındandır.

Read More...
Hastalar Risalesi

Hastalıkların Manevi Hikmeti ve Hasta Bakıcılar Üzerindeki Manevi Kazanç

İnsanoğlu hastalıkla karşılaştığında çoğu zaman yalnızca bedensel acılara odaklanır. Oysa her hastalık, görünenin ötesinde bir anlam taşır. Bazen ruhun derinliklerine işleyen bir manevi şifa, bazen de kulluğu olgunlaştıran bir imtihan olarak karşımıza çıkar. Hastalık, sadece zorluk değil; aynı zamanda kalbi saflaştıran, insana sabrı ve teslimiyeti öğreten ilahi bir davettir.

Read More...
Hakiki huzur
Hastalar Risalesi

Hakiki Huzurun Kaynağı: İman ile Manevi Huzuru Bulmak

İnsan hayatında huzur ve mutluluk arayışı hiç bitmeyen bir yolculuktur. Kimi zaman dünya lezzetleri bu arayışa cevap veriyor gibi görünse de, aslında kalbin ve ruhun gerçek gıdası iman ile elde edilir. İman, sadece bir inanç meselesi değil; aynı zamanda musibetler karşısında dayanma gücü, farz ibadetlerin anlamını kavrama anahtarı ve insanın manevi huzurunu sağlayan temel kuvvettir. Bu nedenle iman, hem amelleri kıymetli kılar hem de kalbe huzur vererek hayatı hakiki manada yaşanabilir hale getirir.

Read More...
Manevi hastalıklar
Hastalar Risalesi

Manevi Hastalıklar ve Tedavi Yolları

Ruhumuzu etkileyen en büyük etkenlerden biri, kalpte açılan yaralar ve kötü düşüncelerdir. Günahlar, ruhumuzun düzenini bozar ve ibadetten aldığımız zevki azaltır. Bu durum, hem ruhsal hem de bedensel dengemizin sarsılmasına yol açar; iç huzurumuzu kaybetmemize neden olur. Kendimizi kötü hissetmemize sebep olan şeyin ne olduğunu doğru anlamalı ve gerekli adımları atmamız gerekir.

Read More...
Evlilikte mutluluk
Tesettür

Evlilikte Mutluluk ve Sabır

Evlilik, yalnızca iki kişinin bir araya gelmesi değil; hayat boyu süren bir sorumluluk ve sabır yolculuğudur. Gençlikten yaşlılığa, çocuklardan torunlara kadar uzanan bu süreç, yalnızca dünyevi değil, manevi açıdan da dikkatle yürütülmesi gereken bir görevdir. Modern dünyada evlilikler, bazen beklentilerin karşılanmaması ve hayal kırıklıklarıyla sınanır; bu nedenle doğru niyet ve sabır, mutlu bir birlikteliğin temel taşlarıdır.

Read More...