Asr-ı Saadet ve Mekke’de İnanç Düzeni

Asr-ı Saadet ve Mekke’de İnanç Düzeni

Asr-ı Saadette Yaşama İsteği ve Günümüze Yansıması

Birçok Müslüman, imanî bir heyecanla, “Keşke Asr-ı Saadet’te yaşasaydım” der. O günlerin sahihliğini ve berraklığını, iman edenlerin Resûlullah (s.a.v.)’ı gözleriyle gördükleri o kutlu günleri hayal ederler. Ancak bu hayalin bir ucunda da şu muhasebe sorusu durur: “O gün orada olsaydım, gerçekten imanımın hakkını verebilir miydim?” Sorunun cevabı, zamanda değil, hâlde saklıdır. Çünkü şu soru daha gerçekçidir: “Bugün ne yapıyorsam, o gün de onu yapardım.” 

Asr-ı Saadet, sadece bir tarih dönemi değil, bir ruh hâlidir. O dönemde iman edenler, Efendimiz (s.a.v.)’in yanında olmanın şerefine erdiler; ama imanın hakikatini yaşayanlar, sadece onu görmekle değil, kalplerinde O’nun davetini canlı tutmakla yüceldiler. Onlar, vahyin sıcak nefesini hissediyor, Kur’an-ı Kerim’in emirlerini hemen hayatlarına taşıyorlardı. Fakat asıl fazilet, o nuru sadece görmekte değil, kalpte yaşatmakta gizlidir.

Hz. Miktad bin Amr (r.a.)’a genç sahabeler, “Ne mutlu size! Resûlullah’ı (s.a.v.) gördünüz, O’nunla beraber yaşadınız” dediklerinde, Miktad (r.a.) şu derin cevabı verir:

Siz öyle demeyin. Biz nice kimseleri gördük ki, Efendimiz’in (s.a.v.) yanında yaşadılar ama iman etmediler. Siz bugün iman üzeresiniz, sevinin.” (İbn Kesir, El-Bidâye ve’n-Nihâye, c.5)

Bu cevap, imanın zamanla değil, hâlle ilgili olduğunu anlatır. Asr-ı Saadet’i değerli kılan şey, dönemin şartları değil, o dönemin insanlarının samimiyetidir. Bugün de aynı iman samimiyetiyle yaşayan bir kalp, kendi çağında bir Asr-ı Saadet havası estirebilir.

Resûlullah’ın (s.a.v.) çağında olsaydık bile, kalplerimizde yalan, riyakârlık, tembellik ve korkaklık varsa, O’nun yanında görünsek de Bedir’de değil, münafıkların safında olurduk. Ancak bir insan dürüstlüğü, sabrı, takvayı ve merhametiyle yaşarsa, kendi zamanında Resûlullah’ın yolunda yürüyenlerden olur. Bu, Asr-ı Saadet’in sadece geçmişte kalmadığını, her kalpte yeniden doğabileceğini gösterir; dolayısıyla Asr-ı Saadet özlemi, geçmişe değil, bugüne yöneltilmiş bir çağrıdır: O’nun gibi yaşamak. 

Günümüzde O’nun (s.a.v.) merhametini, adaletini, sabrını, tevazusunu hayatımıza taşıdığımız oranda, biz de kendi çevremizde küçük bir Asr-ı Saadet inşa etmiş oluruz.

Asr-ı Saadet ve Mekke’de İnanç Düzeni

Mekke’nin Coğrafyası ve Kültürü

Cahiliyeyi anlamak için Mekke’yi tanımak şarttır. Mekke, Arap Yarımadası’nın ortasında yer alır ve kuzey-güney ticaret yollarının kesişim noktasındadır. Bu konum, onu ekonomik ve dini bir merkez hâline getirmiştir. Şehir, çevresinde yüksek dağlarla çevrili bir vadide kurulmuştur; Hira, Nur ve Sevr dağları bu bölgeye manevî bir siluet kazandırır. Etrafında Bizans, Sasani, Yemen ve Habeşistan gibi güçlü devletler bulunur, bu da Mekke’yi siyasi açıdan tarafsız ve güvenli bir merkez hâline getirirdi. Ancak Mekke’nin kendisi, çöl ikliminde, tarıma elverişsiz, kurak bir bölgedir; yıllık yağış miktarı çok az, su kaynakları sınırlıdır. Bu durum, şehir halkını üretim yerine ticarete yönlendirmiştir.

Kur’an-ı Kerim, bu özelliği şöyle ifade eder:

Ey rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki rabbim, namazı kılsınlar. İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler.” (İbrahim Suresi, 37)

Bu ayet, Hz. İbrahim’in (a.s.) Mekke’nin kuruluşuna dair duasıdır. Gerçekten de Mekke’nin geçim kaynağı tarım değil, ticaretti. Şehrin etrafında hurma dışında dikkate değer bir bitki örtüsü bulunmazdı. Hayvancılık ise ancak göçebe kabilelerin uğraşıydı. Bu nedenle Mekke halkı, kervan ticaretini bir yaşam biçimi hâline getirdi.

Mekkeliler, ticaretle uğraşmanın yanı sıra hac mevsiminde gelen ziyaretçiler sayesinde büyük gelir elde ederlerdi. Şehrin dinî konumu, ticareti daha da canlandırıyordu. Hac dönemleri, panayırlarla birleşerek Mekke’yi uluslararası bir ticaret ve kültür merkezi hâline getirdi.

Belazurî’ye göre Mekke’de yaklaşık 10.000 kişi yaşardı. Şehirde okuma yazma bilenlerin sayısı 16–17 civarındaydı. Bu durum, toplumun bilgiye değil, söze, ezbere ve güçlü hafızaya dayalı bir kültüre sahip olduğunu gösterir. Şairler toplumun kanaat önderi sayılır, kabileler arası rekabet şiirlerle şekillenir, söz ustaları panayırlarda şöhret kazanırdı.

Hafıza o kadar güçlüydü ki, uzun kasideler ezberlenir, panayırlarda coşku içinde okunurdu. Araplar kelimenin ve sözün gücüne inanır, kelamı bir silah gibi kullanırlardı. Bu kültürün içinde, Kur’an-ı Kerim’in mucizevî beyanı geldiğinde, insanların kalplerini ve dillerini derinden sarstı. Çünkü Kur’an-ı Kerim, sözün en güçlü olduğu bir toplumda bile eşsiz bir hitap tarzıyla geldi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bazı sözlerde (şiirlerde) hikmet vardır.”(Sahih al-Bukhari 6145)

Bu söz, Arap toplumunun dil ve edebiyat sevgisini onaylamakla birlikte, hakikati süs değil, hikmet aracı olarak kullanmaları gerektiğini hatırlatır.

Ancak bütün bu kültürel zenginliğe rağmen, toplumsal yapı zulüm, şirk ve asabiyet üzerine kuruluydu. Kabilecilik, zayıfı ezmek, köleye ve kadına değer vermemek, toplumun kanayan yarasıydı. Bu yüzden Mekke’nin o parlak görünen yüzünün ardında kalp karanlığı hâkimdi; şiir parlıyordu ama vicdan sönüktü, söz çoktu ama merhamet azdı.

İçindekiler

Mekke Ekonomisi ve Panayırlar

Mekke’nin ekonomik hayatı, ticaret kervanları ve panayırlar etrafında şekilleniyordu. Tarım ve üretim olmadığından, tüccarlık temel meslek hâline gelmişti. Şehir halkı, geçimini ticaretle sağlıyor, kervanlar Mekke’den kalkarak kuzeyde Şam’a, güneyde Yemen’e kadar uzanıyordu. Bu seferler sadece ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir nitelik de taşırdı; çünkü Kureyş kabilesi farklı devletlerle ticaret anlaşmaları yaparak güvenli geçiş hakkı elde etmişti.

Kur’an-ı Kerim’de Kureyş Suresi bu durumu anlatır:

Kureyş’in güvenliğini, onların kış ve yaz yolculuklarında güvenliğini sağlamak için (Allah lutuflarda bulundu). Onlar da kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve her çeşit korkudan emin kılan şu Beytin rabbine kulluk etsinler.”(Kureyş Suresi, 1–4)

Bu ayet, Mekke’nin ekonomik hayatında güvenliğin ve istikrarın önemine işaret eder. Ticaret yolları üzerindeki şehir, sadece mal alışverişinin değil, aynı zamanda fikir, kültür ve dinî etkileşimin de merkezindeydi.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) dedesi Hâşim döneminde, kışın Yemen’e, yazın Şam’a düzenli kervanlar giderdi. Bu seferlerde deve kervanlarının sayısı 2000–2500’ü bulurdu. Kervanlarda kumaş, deri, baharat, buhur, altın ve gümüş gibi mallar taşınır; dönüşte Suriye’den hububat, şarap, silah ve lüks eşyalar getirilirdi. Hz. Hatice (r.a.), Mekke’nin en zengin tüccarlarından ve ticaret kervanlarına 700 deveyle katılmıştı. Bu da, kadınların dahi ticaret hayatında önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Mekke’nin pazarları, yalnızca alışverişin değil, aynı zamanda şiir, hitabet, siyaset ve sosyal ilişkilerin de döndüğü alanlardı. Bu nedenle panayırlar, hem ekonomik hem kültürel hem de sosyal bir fonksiyon görüyordu.

Panayırlar – Dönemin Uluslararası Ticaret Fuarları

Cahiliye döneminde panayırlar, hem ticaretin hem de kültürün kalbiydi. Özellikle Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırları Arap Yarımadası’nın en meşhurlarıydı. Bu panayırlarda kervanlar alışveriş yapar, şairler şiir yarışmalarına katılır, hatipler konuşmalar yapar, kabileler arası anlaşmalar imzalanırdı. Ukaz panayırı o kadar meşhurdu ki, Araplar yılın belirli günlerinde savaşları bile durdurur, bu panayırda buluşurlardı.

Panayırların bir diğer yönü, siyasi ve diplomatik görüşmelerin yapıldığı mekânlar olmasıydı. Kabileler arasındaki meseleler burada çözülür, antlaşmalar burada yapılırdı. Hatta bazı kabileler, panayır günlerinde tarafsız bölge ilan edilirdi.

Şiir yarışmalarında galip gelen kasideler “Muallakat-ı Seb’a” adıyla anılır ve altınla yazılıp Kâbe duvarına asılırdı. Bu durum, edebiyatın toplum üzerindeki etkisini ve Arapların söz sanatına verdiği değeri gösterir. Ancak bu beşerî ihtişamın ortasında, vahyin gelişiyle tüm dengeler değişmiştir. Kur’an-ı Kerim, bu kültürel ihtişamı sarsmış, beşerî sözlerin yerine ilahi kelamın eşsiz yüceliğini getirmiştir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî bu dönüşümü şöyle anlatır:
Altınla yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur Muallâkat-ı Seb’alarını indirtti, kıymetten düşürdü.” (Mektubat, 19. Mektup)

Panayırlar aynı zamanda dinî bir yönde taşırdı. Hac için gelen müşrikler, “Zülmecaz panayırında icazet” alır, sonra Kâbe’ye girerdi. Kureyşliler, “Kendi günahkâr elbiselerinizle tavaf edemezsiniz, bizim sattığımız kıyafetleri alın” diyerek dini bile ticarete alet ederlerdi. Parası olmayanlar ise çıplak tavaf ederdi. Bu sahne, ahlaki yozlaşmanın en açık örneklerinden biriydi.

Ayrıca panayırlar köle ticaretinin de yapıldığı yerlerdi. İnsan onurunun meta hâline geldiği bu pazarlarda, zengin kabileler köle alıp satardı. İslam geldiğinde bu düzen kökten sarsıldı; köle azadı teşvik edildi ve insana değer yeniden kazandırıldı.

İşte bu, cahiliyenin en tipik özelliğiydi: Dini menfaate çevirmek ve insanı değersizleştirmek.

Darun Nedve ve Kabile Yönetimi

Mekke’nin yönetimi bir devlet sistemiyle değil, kabile meclisiyle yürütülürdü. Bu meclisin adı Darun Nedve idi. Mekke’deki en önemli siyasal yapı olan bu meclis, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) büyük dedesi Kusay bin Kilab tarafından kurulmuştu. Yaklaşık 200 yıl boyunca Mekke’nin “parlamentosu” işlevini görmüş, şehrin tüm kararları burada alınmıştır. Bu bina Kâbe’nin kuzey tarafında, Harem-i Şerif’e bakan bir konumdaydı. Yalnızca seçkin Kureyş ileri gelenleri burada toplanabilir, 40 yaşın altındakiler içeri alınmazdı.

Darun Nedve, başlangıçta Kâbe hizmetleri, ticaret düzeni, hac organizasyonu ve savaş stratejilerini belirlemek için kurulmuştu. Ancak zamanla yönetim dar bir zümrenin eline geçti. Bu meclis, Kureyş aristokrasisinin menfaatini koruyan, fakirleri ve köleleri dışlayan bir yapıya büründü.

Her kabileye belirli görevler verilmişti:

  • Sidane: Kâbe’nin bakımı ve anahtarlarının korunması (Abduddâr oğulları)
  • Sikaye: Hacıların su ihtiyaçlarının giderilmesi (Haşimoğulları – Hz. Abbas)
  • Rifade: Hacıların yeme-içme hizmeti (Âmir oğulları)
  • Kıyade: Savaş komutanlığı (Ümeyye oğulları)
  • Sifare: Dış ilişkiler ve diplomasi (Adi oğulları – Hz. Ömer’in kabilesi)

Bu görevler, Kureyş’in iç hiyerarşisinde güç ve prestij sembolüydü. Fakat zamanla bu hizmetlerin amacı değişti; dini hizmetler ticarî ve siyasî çıkar için kullanılmaya başlandı. Özellikle Ümeyyeoğulları ve Mahzumoğulları, Darun Nedve’de büyük bir nüfuz elde etti.

Darun Nedve, sadece yönetim kararlarının değil, aynı zamanda dinî ve toplumsal meselelerin tartışıldığı bir merkezdi. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına asker gönderme kararları hep burada alınmış, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e yönelik suikast planı da bu mecliste karara bağlanmıştır. Böylece bu kurum, zamanla şirkin ve çıkarın merkezi hâline gelmiştir.

İbn Hişam’ın rivayetlerine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hicret etmeden hemen önce yapılan Darun Nedve toplantısında, Peygamber Efendimize (s.a.v) yapılacak suikast görüşülmüş, Kureyş’in her kabilesinden bir genç, suikastı birlikte gerçekleştirmeye karar vermiştir. Bu, tarihî olarak Darun Nedve’nin İslam düşmanlığında geldiği noktayı gösterir.

Demek ki Darun Nedve sadece tarihî bir kurum değil; bugün de kalplerde var olan bir zihniyettir. Yönetimi çıkar için araç hâline getiren her topluluk, aslında o eski Darun Nedve’nin ruhunu yaşatmaktadır.

Mekke’de İnanç Düzeni ve Putperestlik

Mekke halkı Allah’a (c.c.) inanıyordu ama O’na şirk koşuyorlardı. Onlar Allah’ın (c.c) varlığını kabul ediyor, hatta O’nun gökleri ve yeri yarattığını söylüyorlardı; fakat ibadetlerinde putları aracı kılıyorlardı. Müşrik kelimesi, Allah’ı (c.c) inkâr eden değil, O’na ortak koşan kişi demektir. Bu yüzden Mekke’deki putperestlik, inkârdan ziyade tevhid inancının bozulmuş hâliydi.

Kur’an-ı Kerim bu inancı şöyle betimler:

Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Bütün övgüler Allah’a mahsustur”; ama onların çoğu bilmez.” (Lokman Suresi, 25)

Yani sorun inançsızlık değil, tevhidin bozulmasıydı. Onlar, Allah’ın (c.c.) varlığını kabul etmekle birlikte, kulluklarını putlar aracılığıyla yapmayı uygun görüyorlardı. Putları, Allah’a (c.c.) yaklaşmak için birer vesile olarak görüyorlardı. Kur’an-ı Kerim bu konuda;

Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, -ki “sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez.” (Zümer Suresi, 3)

Mekke’de 360’tan fazla put bulunuyordu ve her kabilenin Kâbe çevresinde bir putu vardı. Hatta bazı aileler kendi evlerinde küçük putlar bulundurur, seferlere giderken yanlarına taş alır ve onu taptıkları ilah olarak kullanırlardı.

Putların Çeşitleri ve Özellikleri

  • Hübel: Kırmızı akik taşından yapılmış, Kâbe’nin içinde yer alan en büyük puttu. Fal okları onun önünde çekilirdi. Hübel, savaşta zafer veya yenilgiye karar verilen bir sembol hâline gelmişti.
  • Lat: Taif’te bulunan, “ilah” kelimesinin dişi şekli (müennes). Sakif kabilesi ona tapardı. Onun adına kurbanlar kesilir, kadınlar ibadet ederken Lat’ın önünde saçlarını çözerdi.
  • Menat: Medine yakınlarında, Evs ve Hazrec kabileleri tarafından “kader ve kısmet tanrısı” olarak kabul edilirdi. Uzun bir taş sütun şeklindeydi.
  • Uzza: Nahl bölgesinde, dikenli bir ağaç olarak tasvir edilirdi ve güç, kudret tanrıçası sayılırdı. Kureyş kabilesi savaş öncesinde Uzza’nın huzurunda dua ederdi.

Kur’an-ı Kerim, bu üç putu açıkça zikreder:

Gördünüz değil mi (âciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?” (Necm Suresi, 19–20)

Kureyşliler ayrıca yıldızlara, aya, güneşe ve cinlere de kutsiyet atfediyor, bazı taş ve ağaçlara “bereket unsuru” gözüyle bakıyorlardı. Özellikle “isaf” ve “naile” isimli iki putun, Kâbe’nin hemen yanında bulunduğu ve hac sırasında tavaf edenlerin onları öperek kutsadığı rivayet edilir.

Putperestliğin temeli, Allah’a (c.c)  ait sıfatları mahlûkata vermektir. İnsan, kudret, rızık, rahmet gibi ilahi sıfatları taş veya tahta suretlerde aradığında, şirk kapısı aralanır. Bu yüzden bir insan, Allah (c.c.)’ın rızası yerine para, makam veya nefsi arzularının peşinden gidiyorsa, aslında kalbinde modern bir put taşımaktadır.

Heva Putu – Nefsin İlaha Dönüşmesi

  • Kur’an-ı Kerim, bu modern putu şöyle tarif eder:

    Arzularını tanrı yerine koyan, Allah’ın -bilgisine rağmen (sapmayı tercih ettiği için)- kendini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et! Allah’tan sonra onu kim yola getirecek? Düşünmüyor musunuz?” (Câsiye Suresi, 23)

    Heva putu, kişinin içinden gelen arzulara meşruiyet kazandırmasıdır. “İçimden gelmiyor” bahanesiyle ibadetten uzaklaşmak, “heva putunun” bir tezahürüdür. Bu put, taş veya tahta değil; kalpte büyüyen bir arzudur. İnsanın nefsini ölçü hâline getirmesi, onun gerçek putudur.

    Dolayısıyla Müslüman, sadece taş putları değil; kalbindeki görünmez putları da kırmakla mükelleftir. Gerçek tevhid, yalnız Allah’a (c.c.) dayanmak ve hiçbir gücü O’nun kudretine ortak koşmamaktır.

Hanifler – Tevhidin Sessiz Şahitleri

  • Cahiliye karanlığında bile, şirkten uzak yaşayan bazı insanlar vardı. Bunlara Hanifler denirdi. Henüz İslam gelmeden önce, Hz. İbrahim’in (a.s.) tevhid inancı üzere yaşamışlardı.

    Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçer:

    O gerçek şudur ki; İbrâhim ne bir yahudi ne de bir Hristiyandı; fakat o tevhid ehli bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Âl-i İmrân Suresi, 67)

    Hanifler, putlar için kesilen etleri yemez, müşriklerin ibadetlerinden uzak dururlardı. Varaka bin Nevfel, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Osman bin Huveyris ve Ubeydullah bin Cahş gibi isimler, İbrahimî tevhidi yaşatan Haniflerdendi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) peygamber olmadan önce de Hanif inancını sürdürüyordu. Hz. Hatice (r.a.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi isimler de aynı inanç safiyetine sahipti.

    Hanifler, Fetret Dönemi’nin müminleri olarak bilinir. Vahyin kesildiği dönemde bile Allah’a (c.c.) şirk koşmadan imanlarını koruyan bu insanlar, İslam’ın Mekke’de yeşermesi için bir zemin hazırlamışlardı. Onların varlığı, karanlık bir dönemde bile hakikat arayışının hiç sönmediğinin delilidir.

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - Cahiliye Dönemi - Bölüm 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir