Allah Bebeğin İhtiyaçlarını Nasıl Karşılar: Süt Mucizesi, Rızık Sırrı ve Tevekkül Hakikati

Allah Bebeğin İhtiyaçlarını Nasıl Karşılar: Süt Mucizesi, Rızık Sırrı ve Tevekkül Hakikati

Allah Bebeğin İhtiyaçlarını Nasıl Karşılar: Süt Mucizesi, Rızık Sırrı ve Tevekkül Hakikati

İnsan yavrusu, dünya hayatına gözlerini açtığı o ilk anda mutlak bir acizlik ve zayıflık içindedir. Yürüyemez, konuşamaz, kendi yemeğini bulamaz ve kendini dış tehlikelere karşı koruyamaz. Dünyaya gelen bu yeni varlığın hayatta kalabilmesi için son derece hassas, besleyici, midesine tam uyumlu ve hastalıklara karşı koruyucu bir gıdaya ihtiyacı vardır. Tam bu mutlak çaresizlik noktasında, anne karnından ayrılan bebeğin imdadına, onun için özel olarak hazırlanmış, sıcaklığı ayarlanmış ve içine bağışıklık sistemini güçlendirecek her türlü biyolojik formül gizlenmiş bir mucize yetişir. Bu mucize, anne sütüdür.

Bir bebeğin ilk rızkı olan sütün hikayesi, aslında tüm kainatı ayakta tutan rızık sisteminin, ilahi şefkatin ve kusursuz bir planlamanın en somut göstergesidir. Kainattaki rızık sistemi, sütün yaratılış mucizesi, İslam inancındaki tevekkül anlayışı ve Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinde yer alan “İhtiyaç Penceresi” kavramı, birbirini tamamlayan devasa bir hakikatin parçalarıdır. Akıl, kalp ve vicdan terazisinde yapılan derinlemesine analizler, kör tesadüflerin ve şuursuz doğanın bu kusursuz sisteme müdahale edemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Allah Bebeğin İhtiyaçlarını Nasıl Karşılar: Süt Mucizesi, Rızık Sırrı ve Tevekkül Hakikati

Doğum Anı ve Dünyaya Açılan Gözlerin İlk İhtiyacı

Dünya hayatı, her canlı için zorlu bir serüvendir. Bu serüvenin en savunmasız, en zayıf yolcusu ise yeni doğmuş bir bebektir. Bebek, anne karnındaki güvenli, karanlık ve korunaklı ortamdan; aydınlık, gürültülü ve bambaşka fiziksel kuralların işlediği bir dünyaya geçiş yapar1. Doğduğu an itibarıyla kendi başına hiçbir hayati ihtiyacını karşılayamaz. Avlanamaz, toprağı ekip biçemez, bir yiyecek elde edemez. Hatta kendisine verilen herhangi bir yiyeceği çiğneyecek dişleri dahi henüz çıkmamıştır. Midesi son derece hassastır ve katı gıdaları sindirebilecek kapasiteye sahip değildir.

İşte tam bu mutlak acizlik anında, bebeğin hiçbir çabası, aklı ve gücü olmadan, onun için en ideal gıda olan “süt” devreye girer. Üstelik bu gıda, bebeğin dünyaya geldiği o ilk günlerde standart bir yapıdan ziyade, “kolostrum” (ilk süt veya ağız sütü) adı verilen çok özel, yoğun ve koruyucu bir formda yaratılır2.

İçindekiler

Kolostrum Mucizesi ve Şefkat Bağı

Kolostrum, ilk birkaç gün boyunca annenin vücudundan salgılanan, bebeğin henüz zayıf olan bağışıklık sistemini dış dünyanın mikroplarına karşı bir zırh gibi koruyan özel bir sıvıdır2. Bu ilk süt, bebeğin vücudunu hastalıklara karşı dirençli hale getirir, sindirim sistemini temizler ve onu dış dünyaya hazırlar2. İlerleyen günlerde ise sütün yapısı muazzam bir esneklikle değişerek, bebeğin günlük büyüme hızına, ihtiyaç duyduğu protein, yağ ve su oranına tam olarak uyum sağlar.

Burada akıl sahibi her insanın durup derinlemesine düşünmesi gereken büyük bir soru bulunmaktadır: Anne, kendi vücudunda gerçekleşen bu karmaşık kimyasal laboratuvar işlemlerini bilerek, hesaplayarak ve isteyerek mi yapmaktadır? Hiçbir biyoloji, tıp veya ileri düzey kimya eğitimi almamış bir anne, bebeğinin o an hangi antikora (vücut savunma hücresi) ihtiyacı olduğunu tespit edip, sütün içine bu hücreleri kendi iradesiyle mi yerleştirmektedir? Elbette hayır. Annenin vücudunda işleyen bu kusursuz fabrika, annenin iradesi ve aklı dışında, çok daha yüce bir ilim (bilgi) ve kudret (güç) sahibinin emriyle çalışmaktadır.

Bebeğin midesinin hacmini bilen, sütün kimyasını o mideye göre ayarlayan ve anne ile bebek arasına o devasa şefkat bağını yerleştiren mutlak bir güç vardır1. Bu güç, şuursuz (bilinçsiz) atomlar, kör tesadüfler veya sağır tabiat (doğa) olamaz. Bu güç, her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye merhamet eden bir Yaratıcı’nın, yani Allah’ın (c.c.) gücüdür.

İhtiyaç Penceresi: Kainattaki Beklenmedik İmdat

İslam düşünce tarihinde, Allah’ın (c.c.) varlığını, birliğini ve kainattaki eşsiz şefkatini anlatan en önemli ve derinlikli eserlerden biri Risale-i Nur külliyatıdır. Bediüzzaman Said Nursi, bu külliyatın “Otuz Üçüncü Söz” adlı bölümünde, kainata otuz üç farklı pencereden bakarak Yaratıcı’nın kusursuz sanatını gözler önüne serer3. Bu pencerelerin ilki, varlıkların rızıklandırılma sırrını çözen “İhtiyaç Penceresi”dir5.

İhtiyaç Penceresi, adından da net bir şekilde anlaşılacağı üzere, evrendeki tüm canlıların (zîhayat) ihtiyaçlarının nasıl, ne zaman ve kim tarafından karşılandığını mercek altına alır. İnsan dikkatle kainat tablosuna baktığında çok açık bir gerçekle karşılaşır: Bütün varlıkların, özellikle de canlıların çok çeşitli ihtiyaçları ve bitmek tükenmek bilmeyen istekleri (matlapları) vardır.

Eli Yetişmeyen Yerden Gelen İkram

Bediüzzaman Said Nursi, kainattaki bu baş döndürücü rızık sirkülasyonunu şu çarpıcı ifadelerle özetler: “Bilmüşahede (gözlemleyerek) görüyoruz ki, bütün eşya, hususan zîhayat (canlı) olanların pek çok muhtelif hâcâtı (ihtiyaçları) ve pek çok mütenevvi metâlibi (çeşitli istekleri) vardır. O matlapları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden, münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor“.

Bir canlının hayatta kalabilmesi için gereken en temel, en küçük bir şeye bile aslında o canlının kendi gücü yetişmez. Sadece insan örneğine bakmak bile bu gerçeği anlamak için yeterlidir. İnsan bedeni, görebilmek için güneşe ve ışığa, nefes alabilmek için atmosferdeki kusursuz oksijen oranına, beslenebilmek için toprağa, suya ve bitkilere muhtaçtır. İnsanın ne güneşi yaratmaya gücü yeter, ne atmosfer tabakasını inşa etmeye, ne de kuru topraktan bir tek buğday tanesi bitirmeye gücü ve kudreti vardır7. Bütün bu devasa kozmik sistemler, insanın eli yetişmediği, gücünün yetmediği, aklının idare edemeyeceği bir yerden, sonsuz bir şefkat eliyle onun hizmetine sunulmaktadır.

Sağır Tabiat ve Kör Kuvvet İddiasının Çöküşü

Yeni doğmuş bebek örneğine geri dönülecek olursa, bebeğin karnı acıktığında ağlamaktan ve feryat etmekten başka yapabileceği hiçbir eylem yoktur. Onun o zayıf, sessiz feryadını işitip imdadına annesinin göğsünden fışkıran sıcak, tatlı ve besleyici sütü gönderen kimdir? Bediüzzaman, kainattaki bu muazzam şefkat ve rızıklandırma faaliyetini inkar eden materyalist düşünceye şu sarsıcı ve düşündürücü soruyu yöneltir:

“Şimdi, ey münkir-i cahil (cahil inkar edici) ve ey fâsık-ı gafil (gaflete düşmüş günahkar)! Bu faaliyet-i hakîmâneyi (bilgelik dolu faaliyeti), basîrâneyi (her şeyi gören faaliyeti), rahîmâneyi (merhamet dolu faaliyeti) neyle izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz, câmid (cansız) esbabla (sebeplerle) mı izah edebilirsin?“.

Gerçekten de, bir bebeğin tam ihtiyacı olduğu anda, tam da onun midesinin kabul edeceği sıcaklıkta, kıvamda ve yapıda bir sütün yaratılmasını “tesadüf” (rastlantı) kelimesiyle açıklamak akla, bilime ve mantığa tamamen aykırıdır8. Sağır tabiat, bebeğin ağlamasını duyamaz. Cansız sebepler, bebeğe merhamet edip bir gıda üretemez. Ortada kusursuz bir şefkat, mükemmel bir bilgi (ilim) ve sonsuz bir cömertlik (kerem) vardır. Bu haller, perdenin arkasında bir Vâcibü’l-vücud’u (varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyen Allah’ı), bir Vâhid-i Ehad’i (Tek ve Eşsiz olanı) ve O’nun Rezzak (rızık veren), Rahîm (merhamet eden), Mürebbi (terbiye eden) isimlerini akla gösterir.

İhtiyaç Penceresinin Temel Kavramları

Sözlük Anlamı ve Kainattaki Karşılığı

Zîhayat

Hayat sahibi varlıklar. Karıncadan balinaya, bebekten yaşlıya kadar her an rızka muhtaç tüm canlılar.

Esbab (Sebepler)

Olayların meydana gelmesinde rol oynadığı zannedilen görünen cansız ve şuursuz araçlar (Örn: Güneş, toprak).

Tesadüf

Plansız, programsız, akılsız rastlantı. (Kainattaki hassas denge, sütün yapısı tesadüfü imkansız kılar).

Sâni’-i Hakîm

Her şeyi sonsuz bir sanatla ve bilgelikle yaratan Allah (c.c.).

Rezzak-ı Rahîm

Sonsuz merhametiyle rızık veren, ihtiyaçları tam vaktinde ve eksiksiz karşılayan Yaratıcı.

 

Nahl Suresi 66. Ayet: Kan ve Dışkı Arasından Çıkan Temiz Gıda

Sütün yaratılış hikayesi ve biyolojik serüveni, Kur’an-ı Kerim’de o kadar çarpıcı ve bilimsel bir gerçeklikle anlatılır ki, insan bu edebi ve ilahi mucize karşısında hayrete düşmekten kendini alamaz. Kur’an’ın 16. suresi olan Nahl Suresi, ismini “arı” kelimesinden alır ve içerisinde hayvanlardan, doğadan, yağmurdan, rızıktan bahseden sayısız ibret (ders) barındırır. Bu surenin 66. ayeti, sağmal (süt veren) hayvanların ve insanın vücudunda sütün nasıl üretildiğine dair muazzam bir ilahi gerçeği asırlar öncesinden insanlığa sunar.

Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi 66. ayette mealen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.“ (Nahl, 16/66).

Zıtlıkların İçinden Doğan Saflık

Bu ayet-i kerimenin taşıdığı mana, insan aklını sınırlarına kadar zorlayan bir mucizeyi tarif eder. Süreci biyolojik olarak incelemek gerekir: Süt veren bir hayvan (örneğin bir inek veya koyun) yemeğini (otu) yer, bu yemek sindirim sistemine, mideye ve bağırsaklara gider. Bağırsaklarda sindirilen bu yemeğin bir kısmı, vücudun ihtiyacı olmayan atık madde (fışkı / dışkı) olarak ayrışır. Diğer faydalı kısımlar ise emilerek kana karışır.

Süt, işte bu iki maddenin, yani karanlık, pis kokulu atık madde (fışkı) ile kırmızı, yoğun kanın tam ortasından, o iki maddeye hiç karışmadan süzülüp gelir. Sütün rengi bembeyazdır, kanın kırmızılığı ona zerrece bulaşmamıştır. Sütün kokusu ve tadı hoştur, atık maddenin pis kokusu ve bedene zararı ona geçmemiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an Yolu Tefsiri’nde bu durum büyük bir titizlikle şöyle açıklanmaktadır: Hayvanın aldığı besinlerin önemli bir kısmı kana karışmakta, bir kısmı da atık olarak dışarı atılmaktadır. Bu ikisi dışında (arasında) kalıp, bedenin yine besinlerden ürettiği bir nesne daha vardır ki, bu da başkalarını besleyen, hiçbir zararlı madde barındırmayan ve içimi son derece lezzetli olan süttür.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ise Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu ayeti açıklarken, midede sindirilmiş besinlerin, ince bağırsaktan karaciğere ve oradan da vücudu besleyen kana dönüştüğünü; sütün ise bu sindirilmiş besin (yem artıkları) ile kan arasından mucizevi bir şekilde süzülerek oluştuğunu belirtir. Yani süt, doğrudan doğruya dışkıdan veya kandan çıkmaz; bedendeki o muazzam biyolojik fabrikanın, bu iki maddenin arasından süzerek, arıtarak ve damıtarak ürettiği üçüncü, yepyeni, katkısız (halis) ve tertemiz bir gıdadır.

Bir laboratuvar ortamı düşünmek konunun anlaşılması için faydalı olacaktır. Bir tarafta kırmızı kan, diğer tarafta sindirilmiş atık maddeler var. Dünyanın en gelişmiş kimya fabrikaları, en donanımlı laboratuvarları bile bu iki maddenin içinden, etrafa hiç kötü koku yaymadan, rengini bozmadan bembeyaz, tatlı ve besleyici bir içecek üretmekte aciz kalır. Fakat şuursuz bir inek, koyun, keçi gibi hayvanların ve elbette insanın bedeninde bu işlem, her gün, her saniye, hiçbir mühendislik hatası olmadan pürüzsüzce gerçekleşmektedir. Üstelik bir inek, yediği otu vücudunda süte çevirecek bir kimya veya biyoloji bilgisine sahip değildir. O halde bu fabrikayı hayvanın içine kuran, hiç durmadan işleten ve o bembeyaz sütü insanın veya yavrunun önüne seren bir sonsuz Kudret Eli, bir Yaratıcı vardır.

Er-Rezzak (c.c.) İsminin Kainattaki Tecellileri

İslam inancında rızık kelimesi çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Rızık, sözlük anlamıyla canlıların yediği, içtiği, giydiği ve hayatını devam ettirmek için faydalandığı her şeydir. Allah’ın (c.c.) esma-i hüsnasından (güzel isimlerinden) biri olan “Er-Rezzak” ismi, bütün canlıların rızıklarını yoktan yaratan, onların ihtiyaçlarını eksiksiz bilen, rızıklarını onlara ulaştıran ve bu beslenmeye bizzat kefil olan anlamına gelir.

Kainata bakıldığında trilyonlarca canlının aynı anda nefes aldığı, aynı anda acıktığı ve aynı anda beslendiği görülür. Okyanusun en derin, kapkaranlık sularında yaşayan devasa bir balinanın rızkı da, toprağın metrelerce altındaki kör bir böceğin rızkı da, bir metropolde yaşayan insanın rızkı da aynı kudret elinden çıkar. Er-Rezzak ismi kendisine has iki vasfı (özelliği) barındırır: Birincisi, rızkın bizzat var edilmesi, yaratılmasıdır. İkincisi ise bu rızka muhtaç olan canlıya, yarattığı o rızkın tam vaktinde, gecikmeden ulaştırılmasıdır.

Kur'an-ı Kerim'de Rızık Ayetleri ve İlahi Garanti

Kur’an-ı Kerim, rızık konusuna çok büyük bir ehemmiyet atfeder ve insanın, rızkın gerçek sahibini tanıması, sahte sebeplere tapmaması için sayısız ayetle ona seslenir. Rezzak isminin ve rızık mefhumunun geçtiği bazı temel ayetler şunlardır:

  1. Zâriyât Suresi 58. Ayet: Kuvvet ve Rızık İlişkisi “Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.“ (Zâriyât, 51/58)18. Bu ayette Yüce Allah, “Er-Rezzak” (çokça rızık veren, rızkı hiç tükenmeyen) ve “Zü’l-Kuvveti’l-Metin” (sarsılmaz bir güce, çetin bir kuvvete sahip olan) sıfatlarını yan yana kullanmıştır21. Rızık vermek, sıradan bir eylem değildir; muazzam bir güç ve sınırsız bir kudret gerektirir. Bütün kainatı aynı anda doyurmak, zayıflamayan, yorulmayan ve hazineleri eksilmeyen bir kuvvetin işidir. İnsanın rızık konusunda korkuya kapılmaması gerektiği, çünkü rızkı verenin “çok kuvvetli” olduğu bu ayetle zihinlere kazınır17.
  2. Hûd Suresi 6. Ayet: İlahi Kefalet “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.“ (Hûd, 11/6)18. Bu ayet, rızık konusunda endişeye, paniğe ve korkuya düşen insan kalbine inen bir şifa, bir güvence gibidir. Yeryüzünde kımıldayan, yürüyen hiçbir canlı istisna edilmeksizin rızkı Allah’ın garantisi altındadır. O, canlının nerede olduğunu, nereye gideceğini, nerede saklandığını bilir. Hiçbir varlık, O’nun ilminin (bilgisinin) dışında kalamaz24.
  3. Ankebût Suresi 60. Ayet: Rızkını Taşımayan Canlılar “Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.“ (Ankebût, 29/60)18. Bu ayet, insanın tabiata bakıp ibret almasını, doğadaki teslimiyeti okumasını emreder. Birçok hayvan (göçmen kuşlar, böcekler, deniz canlıları) evlerinde bir kiler, depo veya buzdolabı bulundurmazlar. Banka hesapları, vadeli yatırımları yoktur. Yarına yiyecek saklama gibi bir kaygıları bulunmaz18. Ancak her sabah uyandıklarında, Güneş’in doğuşuyla birlikte devasa yeryüzü sofrası onların önüne açılır. Onları doyuran, ihtiyaçlarını işiten ve hallerini bilen ancak Allah’tır.

 

Kur’an’da Rızık Veren İsimler (Esma-i Hüsna)

Özelliği ve Tecellisi

Er-Rezzak

Bütün mahlukatın bedeni ve ruhi rızıklarını eksiksiz yaratan ve ulaştıran19.

El-Vehhab

Hak sahibi olmadıkları halde, karşılıksız ve bolca hibe eden, bağışlayan19.

El-Fettah

Rızık kapılarını açan, kulların her türlü sıkıntısını giderip işlerini kolaylaştıran19.

El-Kerim

İkramı, lütfu ve cömertliği sonsuz olan.

Fâtır Suresi 15. Ayet Işığında İnsanın Mutlak Fakri

Bebeğin anne karnından çıkıp sütle rızıklanması mucizesi anlatılırken, akla hemen şu soru gelebilir: “Bebek zayıftır, acizdir ve muhtaçtır. Onun beslenmesi mucizedir. Peki ya yetişkin, güçlü, kuvvetli, para kazanan insan? O muhtaç değil midir? Kendi rızkını kendi kazanmıyor mu?”

Kur’an-ı Kerim, Fâtır Suresi 15. ayette bu soruya, insanın içindeki o gizli kibrini (gururunu) kıracak, ona kainattaki gerçek yerini ve acziyetini gösterecek kesin bir cevap verir: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.“ (Fâtır, 35/15).

İnsanoğlu, fiziksel olarak büyüyüp güçlendiğinde, cebine para girdiğinde, bir makam sahibi olduğunda veya tarlasından mahsul aldığında, rızkını kendi zekasıyla veya bilek gücüyle kazandığını zannedebilir. Oysa bu son derece yüzeysel ve büyük bir yanılgıdır. İnsanın çalışması, devasa bir tarlaya küçük bir tohum atmak gibidir. O tohumu toprağın altında çatlatacak, üzerine kilometrelerce yukarıdan yağmur yağdıracak, güneşi milyonlarca kilometre öteden doğru açıyla ısıttıracak, hücre bölünmesini sağlayacak ve o küçük tohumu bir buğday başağına dönüştürecek olan insan değildir. İnsan sadece bir “sebep” oluşturur, kapıyı çalar; sonucu (müsebbebatı) yaratan ve rızkı veren Allah’tır.

Mutlak Fakirlik ve Sınırsız Zenginliğin Karşılaşması

Ayette geçen “El-Fukara” (muhtaçlar, fakirler) kelimesi, cüzdanı boş olanları veya banka hesabı olmayanları değil; varoluşsal olarak her saniye, her nefeste bir Yaratıcı’ya ihtiyaç duyanları ifade eder. İnsan nefes almak için havaya muhtaçtır (ve o havayı insan icat etmemiştir). Kanının pompalanması için kalbe muhtaçtır (kalbinin atış hızını kendisi ayarlamaz). Gözlerinin görmesi için ışığa muhtaçtır. Yani yeryüzünün en zengin, en kudretli kralı bile, aslında tahtında otururken Allah’a mutlak bir şekilde muhtaç olan o beşikteki zavallı “bebekten” farksızdır.

Buna karşılık Allah (c.c.), “El-Gani”dir (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, mülkün tek sahibi, sınırsız zenginlik sahibi) ve “El-Hamîd”dir (bütün övgülere, teşekkürlere layık olan). Bebek nasıl annesinin göğsündeki süte muhtaçsa, insanoğlu da var olmak ve varlığını bir saniye bile devam ettirmek için her an Allah’ın rızkına, şefkatine ve isimlerinin tecellisine muhtaçtır.

Rızık Endişesi, Çalışmak ve Hakiki Tevekkül Anlayışı

İnsanoğlunun modern çağda yaşadığı en büyük imtihanlardan ve psikolojik sorunlardan biri “rızık endişesi”dir. Gelecek korkusu, aç kalma kaygısı, iflas etme düşüncesi ve daha fazlasına sahip olma hırsı, insanı sık sık strese, mutsuzluğa ve bazen de haksız kazanç gibi yanlış yollara sürükler. Oysa İslam dini, “tevekkül” (Allah’a hakkıyla güvenme) müessesesi ile bu ruhsal hastalıklara kesin ve net bir şifa sunar.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), tevekkülün ve rızık inancının sınırlarını çizerken muazzam bir doğa benzetmesi yapmıştır: “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır. Onlar sabahleyin kursakları boş olarak (aç) çıkarlar, akşam dolu olarak (tok) dönerler.“ (Tirmizi, Zühd, 33).

Bir bahar sabahı yuvasından havalanan küçük bir kuşu düşünmek gerekir. Ne bir tarlası vardır, ne güvenceli bir maaşı, ne de dondurucuda sakladığı yiyecekleri. Ancak o kuş, rızkını verecek olan Yaratıcı’sına tam bir güvenle kanat çırpar. Uçar, çabalar, rızkını arar ve akşam olduğunda midesi doymuş bir şekilde yuvasına geri döner. İnsan da, rızkı verenin bankalar, patronlar veya kendi zekası değil, Allah (c.c.) olduğunu bildiğinde, kalbindeki ezici gelecek korkusunu atar ve ruhsal bir huzura kavuşur.

Deveyi Bağlamak: Sebeplere Sarılmak (Esbaba Teşebbüs)

Burada çok ince ve hayati bir çizgi vardır: Tevekkül, tembellik etmek, çalışmayı bırakmak, evde oturup gökten rızık inmesini beklemek demek değildir. Rızık Allah’tandır, evet, ancak Allah, rızkı kainatın içine belirli kurallar (sebepler) çerçevesinde gizlemiştir. İnsanın görevi, o rızkı aramak ve meşru (helal) yollarla ter dökerek çalışmaktır. Helal dairesinde çalışmak, ailesinin geçimini sağlamak başlı başına bir ibadettir.

Bir gün bir adam Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yanına gelir ve tevekkül anlayışını sorar: “Ben devemi salıvererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona şu tarihi, akılcı ve değişmez ölçüyü verir: “Deveni bağla, sonra tevekkül et.“ (Tirmizi, Kıyamet, 60).

İşte İslam’ın çalışma ve tevekkül dengesi tam olarak budur. İnsan önce tarlasını sürecek, tohumunu ekecek, sulayacak, zararlı otlardan temizleyecek, dükkanını açacak, dersine çalışacak (yani devesini bağlayacak), sonra da yağmuru, bereketi ve başarıyı Allah’tan bekleyecektir (tevekkül edecektir). Sonuç ne olursa olsun, “Çalışmak benden, başarı ve rızık Allah’tandır” diyebilecektir.

Bediüzzaman Said Nursi bu durumu şöyle özetler: “Tevekkül, esbabı (sebepleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin (Allah’ın kudret elinin) perdesi bilip riayet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî (fiili dua) telâkki ederek, müsebbebatı (sonuçları) yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.“.

Hz. Ömer'in (r.a.) Muazzam Teslimiyeti

Kainatın Yaratıcısına tam anlamıyla güvenen bir kalp, olaylar karşısında sarsılmaz bir dağ gibi olur. Hz. Ömer (r.a.), bu yüksek tevekkül ve kaderine teslimiyet halini şu sözleriyle dile getirmiştir: “İster hoşuma giden olsun, isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.“

Bazen insan çok istediği bir işe giremez, çok para kazanacağı bir fırsatı son anda kaçırır ve buna derin bir şekilde üzülür. Oysa belki de o iş, onun için şer (kötülük) getirecek, sağlığını veya ahiretini kaybetmesine neden olacaktır. Hakiki tevekkül sahibi bir insan, rızkın gecikmesine veya azalmasına isyan etmez. O bilir ki, ona anne karnında can veren, doğduğunda kimsenin müdahalesi olmadan midesine en uygun sütü gönderen Rezzak-ı Rahim, onu yetişkinliğinde de asla unutmayacak ve terk etmeyecektir.

Nimetlere Hürmet: İsraf Hastalığı ve İktisat

Rızık bahsi açıldığında değinilmesi gereken en önemli konulardan biri de, verilen nimetlere karşı gösterilecek saygıdır. Risale-i Nur’un 19. Lem’a (İktisat Risalesi) adlı bölümünde, israfın (savurganlığın) ilahi rahmete karşı ne denli büyük bir saygısızlık olduğu vurgulanır.

Bir dilim ekmeği veya bir yemeği çöpe atan insan, lisan-ı haliyle (hal diliyle) şöyle demektedir: “Bu nimet değersizdir.” Oysa o bir dilim ekmek; toprağın, suyun, güneşin, rüzgarın çalışmasıyla ve Allah’ın Rezzak isminin tecellisiyle var olmuştur. Nimet, Allah’ın rahmetinin cisimleşmiş (mücessem) halidir. Nimeti israf etmek, o rahmeti küçümsemek ve nimetin Yaratıcısına karşı bir hürmetsizlik sergilemektir. Az yiyen, israf etmeyen insan nimetin kıymetini bilir, ondaki lezzeti hisseder ve şükreder. Kur’an-ı Kerim, israfı kesin bir dille yasaklamış ve rızkı verenin Allah olduğunu, yoksulluk korkusuyla veya hırsla yanlış yollara sapılmaması gerektiğini emretmiştir.

Sadece Maddi Rızık mı? Ruhun ve Kalbin Gıdası

Rızık kelimesi duyulduğunda insanın aklına genellikle ekmek, su, maaş, ev, araba gibi maddi şeyler gelir. Oysa Kur’an ve hadis literatüründe rızık kavramı çok daha engin bir manaya sahiptir. İnsanın sadece midesi acıkmaz; aklı acıkır, kalbi acıkır, ruhu acıkır.

  • Midenin rızkı: Yiyecekler ve içeceklerdir.
  • Aklın rızkı: İlimdir (bilgidir), tefekkürdür (derin düşünmedir).
  • Kalbin rızkı: Sevgidir, şefkattir, merhamettir ve her şeyden önemlisi imandır.
  • Ruhun rızkı: İbadettir, zikirdir ve Allah’ı tanımaktır (marifetullah).

Nasıl ki bedeni besleyip ruhu gıdasız bırakmak insanı mutsuzluğa, strese ve derin bir bunalıma sürüklüyorsa; sürekli maddi rızık peşinde koşup manevi rızkı unutmak da insanı gerçek huzurdan uzaklaştırır. Allah’ın (c.c.) rızıklandırması (Rezzakiyeti) sadece tabağa yemek koymakla sınırlı değildir. Doğru yolu (hidayeti) bulmak, salih (iyi) ameller işlemek, iyi dostlara sahip olmak, dürüst bir karaktere sahip olmak ve musibetlere karşı sabır gösterebilmek de Allah’ın kullarına bahşettiği muazzam manevi rızıklardır.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yemeklerden sonra yaptığı şu dua, rızkın maddi ve manevi boyutunu birleştirir niteliktedir: “Allahım! Bütün övgü ve senâlar sanadır. Yedirdin, içirdin, yemeğe doyurdun, suya kandırdın…“ (Müslim). Bu dua, sadece doymayı değil, doyuranı tanıyıp ona şükretmeyi (teşekkür etmeyi) öğretir. Çünkü asıl mesele elmayı yemek değil, o elmayı uzatan şefkatli Kudret Elini görebilmektir.

Bütün bu deliller, pencereler ve ayetler ışığında bakıldığında, kainatın aslında muazzam bir koro halinde Yaratıcı’sını tesbih ettiği, O’nun gücünü, ilmini ve merhametini haykırdığı görülmektedir.

Doğan bir bebeğin dudaklarında beliren ilk süt damlası, gökyüzünden süzülen bir yağmur damlası, toprağı yararak çıkan yeşil bir filiz ve yuvasına tok dönen bir kuş… Hepsi aynı hakikati fısıldamaktadır: Kainatta başıboşluk yoktur. Her şey bir Rezzak-ı Kerim’in şefkatli kontrolü ve terbiyesi altındadır. O sütün, kan ve fışkı arasından süzülüp bembeyaz bir rahmet olarak bebeğin midesine ulaşması, kör kuvvetlerin ve sağır tabiatın işi olamaz. İnsana düşen en büyük görev; bu muazzam şefkat tablosunu okumak, acizliğini bilerek Yüce Allah’a yönelmek, meşru dairede çalışıp devesini bağlamak ve neticeyi kalbî bir huzurla O’ndan beklemektir.

Unutmamak gerekir ki; seni anne karnındaki o üç karanlık evrede besleyen, dünyaya geldiğinde ilk rızkını şefkatli bir annenin göğsünden mucizevi bir şekilde sana ulaştıran Allah (c.c.), seni ömrünün hiçbir döneminde yalnız ve rızıksız bırakmayacaktır.

Aile İçi Geçimsizlik İçin Size Şifa Olacak - Tesettür Risalesi 4 - Neslin Devamı

ZEKAT HESAPLAMA SIKÇA SORULAN SORULAR

Nahl Suresi 66. ayette, sütün hayvanın karnındaki sindirilmiş besin artıkları (fışkı) ile kan arasından süzülerek çıktığı bildirilmektedir. Bu iki karanlık ve insana itici gelen maddenin ortasından, onlara hiç karışmadan, kokusunu ve rengini almadan bembeyaz ve besleyici bir sütün sağılması büyük bir yaratılış mucizesidir. Bu durum, sütün rastgele değil, ilahi bir filtreleme sistemiyle yaratıldığını kanıtlar.

Kur’an-ı Kerim’de (Hûd 6, Zâriyât 58, Ankebût 60) açıkça belirtildiği üzere, yeryüzündeki bütün canlıların rızkını veren tek güç “Er-Rezzak” olan Allah’tır (c.c.). Allah, her canlının rızkını yaratır ve ona ulaştırır. İnsanın görevi ise bu rızkı helal yollardan arayıp bulmak için sebeplere sarılmak ve çaba göstermektir.

Kolostrum, doğumdan sonraki ilk birkaç gün anneden salgılanan özel bir süttür. Bebeğin zayıf bağışıklık sistemini güçlendiren antikorlarla doludur ve onu dış dünyadaki hastalıklara karşı bir aşı gibi korur. Bu kusursuz zamanlama, Yaratıcı’nın bebek üzerindeki şefkatini gösteren en büyük biyolojik delillerden biridir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Otuz Üçüncü Söz’de bahsettiği Birinci Pencere’dir. Bütün canlıların, kendi güçlerinin yetmediği, bilmedikleri ve ummadıkları ihtiyaçlarının (rızıklarının) tam zamanında ve kusursuz bir şekilde karşılanmasını ifade eder. Bu durum, kainatta kör tesadüfün olmadığını, merhametli bir Yaratıcı’nın varlığını ispatlar.

Kesinlikle hayır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Deveni bağla, sonra tevekkül et” hadisinde buyurduğu gibi, tevekkül; insanın elinden gelen tüm çabayı göstermesi, gerekli sebeplere sarılması, ardından sonucun Allah’tan geleceğine tam bir teslimiyetle güvenmesi ve neticeye razı olmasıdır. Tembellik İslam’ın tevekkül anlayışına aykırıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir