Şemail-i Şerif ve Hilye: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Eşsiz Cemali ve Manevi Şahsiyeti

Şemail-i Şerif ve Hilye: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Eşsiz Cemali ve Manevi Şahsiyeti

Şemail-i Şerif ve Hilye: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Eşsiz Cemali ve Manevi Şahsiyeti

Tarih boyunca hayatının her karesi en ince detayına kadar kayıt altına alınan, insanlık tarihinin en çok bilinen şahsiyeti şüphesiz Peygamber Efendimiz’dir (s.a.v.). Saçındaki beyaz telden yemeğe nasıl başladığına, su içme adabından yürüyüşüne, gömleğini ilikleme şeklinden insanlara hitabına kadar her hali bizlere ulaşmıştır. Ancak bu muazzam bilgi okyanusu içerisinde, müminlerin kalbini her daim titreten bir merak konusu vardır: Acaba O’nun (s.a.v.) mübarek siması nasıldı? Gözleri, saçları, endamı ve o nurani yüzü bize ne anlatıyordu?

İşte İslam literatüründe, Resûlullah’ın (s.a.v.) dış görünüşünü ve fiziksel özelliklerini anlatan ilme “Hilye-i Şerif” veya “Şemail-i Şerif” denilmektedir. Ecdadımız Osmanlı, bu betimlemeleri sadece bir bilgi olarak görmemiş, “Hilye” levhalarını evlerinin en güzel köşelerine asarak bir bereket vesilesi kılmış ve rabıta-i mevt ile O’nu (s.a.v.) hayalen temaşa etmenin yollarını aramıştır.

Bu makalemizde, sahabe efendilerimizin dilinden O’nun (s.a.v.) eşsiz güzelliğini, vahyin maddi ağırlığını taşıyan bedenini ve asıl odaklanmamız gereken manevi şahsiyetini Risale-i Nur perspektifiyle ele alacağız.

Şemail-i Şerif ve Hilye: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Eşsiz Cemali ve Manevi Şahsiyeti

Hilye ve Şemail Arasındaki İnce Fark

Hilye kelime manası itibariyle ziynet, süs, kolye demektir. Ancak ıstılahta, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fiziki portresini, şeklini ve şemailini ifade eder. Şemail ise daha geniş kapsamlıdır; O’nun ahlakını, ibadetini ve günlük yaşantısını da içine alır. Şemail kitapları genellikle kişisel portre ile başlar, yani Hilye-i Şerif ile açılış yapar.

Efendimiz’in (s.a.v.) dış görünüşünü bizlere en detaylı şekilde nakleden üç büyük sahabe vardır: Hazreti Ali (r.a.), Ümmü Ma’bed (r.a.) ve Hazreti Hatice (r.a.) annemizin önceki evliliğinden olan oğlu Hind bin Ebu Hale (r.a.). Özellikle Osmanlı döneminde Hakani Mehmet Bey’in kaleme aldığı “Hilye-i Hakani”, bu tarifleri şiirsel bir dille zirveye taşımıştır.

İçindekiler

Hazreti Ali’nin (r.a.) Dilinden O’nun (s.a.v.) Portresi

Hazreti Ali (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) en yakınında bulunan ve O’nun mübarek naaşını yıkama şerefine nail olan biri olarak, O’nu en ince detaylarına kadar tarif etmiştir. Gözlerinizi kapatıp o Asr-ı Saadet iklimini hayal ederek şu tasvire kulak veriniz:

“Boyu ne çok uzun ne de çok kısaydı, uzuna yakın orta boyluydu. Vücudu ne zayıf ne de şişmandı; el ve ayak parmakları vücuduna oranlı ve iriydi. Başı vücudu ile dengeli, kemikleri kuvvetliydi. Göğsünden göbeğine çizgi halinde uzanan ince kıllar vardı. Adımlarını canlı ve uzun atardı; sanki yokuştan aşağı iner gibi yürürdü. Saçı hafif dalgalıydı. Yüzü yuvarlakça, sakalı sık, boynu uzun ve gümüş gibi parlaktı. Teni kırmızı ile karışık beyazdı; yani gül pembesi gibiydi. Teni miskten daha güzel kokardı. İki kaşı arasında, öfkelendiğinde kabaran bir damarı vardı. Gözleri büyük ve siyahtı; gözünün beyazında hafif bir kırmızılık vardı. Kirpikleri sık ve uzundu. Bir tarafa bakmak istediği zaman sadece başıyla değil, bütün bedeniyle dönerdi. İki omuz küreği arasında peygamberlik mührü (Hâtem-i Nübüvvet) vardı.”

Hazreti Ali (r.a.) sözlerini şöyle tamamlar: “O’nu ansızın görenler, manevi vakar ve heybetinden sarsılır (mehabet), O’nu yakından tanıyanlar ise O’na en derin sevgi ve saygı ile bağlanırlardı.”

Ayın On Dördü ve Güneşin Kendisi

Hind bin Ebu Hale (r.a.) ise O’nun yüz güzelliğini anlatırken şu benzetmeyi yapar: “O’nun yüzü ayın on dördü gibi, dolunay gibi parlardı.” Saçlarını uzattığı zaman kulak memesini aşar, yürürken sahabenin önünde değil, tevazu ile gerisinde yürürdü.

Enes Bin Malik (r.a.), dolunaylı bir gecede hem aya hem de Efendimiz’in (s.a.v.) yüzüne bakmış ve şu hükmü vermiştir: “Vallahi O, aydan daha güzeldi.” Hazreti Ayşe validemiz de, iğnesini yere düşürdüğünde Efendimiz’in (s.a.v.) yüzünün nuruyla iğneyi bulduğunu nakletmektedir.

Sahabe efendilerimiz, O’na duydukları derin hürmet ve edep sebebiyle, yüzüne doya doya bakmayı edepsizlik sayarlardı. Amr bin As (r.a.) gibi büyük bir komutan dahi, “O’nunla defalarca yan yana oturdum ama yüzünü tarif et deseniz edemem. Heybetinden ve saygımdan hiç doya doya yüzüne bakamadım ki” diyerek hayranlığını ve saygısını dile getirmiştir.

Vahyin Ağırlığı ve Peygamberi Beden

Efendimiz’in (s.a.v.) bedeni sadece güzellik açısından değil, aynı zamanda kuvvet ve dayanıklılık açısından da emsalsizdi. Zira bu beden, alemlerin Rabbi’nden (c.c.) gelen “Vahyin” ağırlığını taşıyacak şekilde terbiye edilmişti.

Kur’an-ı Kerim’in inişi sırasında yaşanan haller, bu ağırlığın maddi tezahürlerini göstermektedir:

  1. Hira Mağarası: İlk vahiy geldiğinde Efendimiz (s.a.v.), o manevi ağırlıkla Hazreti Hatice’ye sığınmış ve “Zemmiluni, zemmiluni” (Beni örtün, beni örtün) buyurmuştur.
  2. Kusva’nın Çöküşü: Deve üzerindeyken vahiy geldiğinde, devenin bacakları titremeye başlar ve hayvan olduğu yere çökerdi.
  3. Diz Dize Temas: Bir sahabe efendimiz, Resûlullah (s.a.v.) ile diz dize otururken vahiy geldiğini ve o sırada Efendimiz’in dizinin ağırlığından kendi dizinin kopacak gibi olduğunu anlatır.
  4. Soğukta Terleme: Hazreti Ayşe (r.a.), Medine’nin dondurucu soğuğunda dahi vahiy indiğinde Efendimiz’in (s.a.v.) alnından inci tanesi gibi terler döküldüğünü nakleder.

O’nun bedeni hem en ince hassasiyete sahipti hem de kainatın en ağır yükü olan Allah’ın (c.c.) kelamını taşıyacak kudretteydi.

Suretten Sirete: Manevi Şahsiyeti Anlamak

Bugün bizler, Hilye ve Şemail kitaplarından O’nun (s.a.v.) fiziksel özelliklerini okuyarak feyz alıyoruz. Ancak asıl mesele, O’nun “Manevi Şahsiyeti”ni idrak edebilmektir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur’da bu konuya muazzam bir şerh getirir ve bizleri “Kabuk” ile “Öz” ayrımına davet eder.

Mesnevi-i Nuriye’de geçen “Tavus Kuşu ve Yumurta” metaforu, bu hakikati anlamak için eşsiz bir örnektir:

Tavus kuşu gibi harika bir kuş, basit bir yumurtadan çıkar. O yumurtanın içinde iki renk varken, kuş kemale erip semalarda uçmaya başladığında kanatlarında binlerce renk ve desen oluşur. Şimdi, o muhteşem tavus kuşunun güzelliğini, yerde kalan kırık yumurta kabuğunda aramak ne kadar doğrudur?

İşte Efendimiz’in (s.a.v.) beşeriyet tarafı o çekirdek veya yumurta gibidir. Ancak O’nun nübüvveti, getirdiği Kur’an, miracı ve manevi makamı, o çekirdekten çıkan Tûbâ ağacı veya yumurtadan çıkan cennet kuşu gibidir.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “Binaenaleyh Nebiyy-i Zişan’ın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahval-i suriyesinden zaif bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı aleme neşrettiği nurlara bakmalı.”

İman Gözüyle Bakmak

Sadece tarihi malumatla, kronolojik bir siyer okumasıyla Efendimiz’i (s.a.v.) tam manasıyla idrak edemeyiz. O’nun (s.a.v.) çarşıda bir bedevi ile at pazarlığı yaparken görünen beşeri haline takılıp kalırsak, Bedir’de Cebrail (a.s.) ve Mikail’in (a.s.) kendisine yaverlik ettiği o muazzam makamı göremeyiz.

Vesveselerden kurtulmanın ve hakiki imanı elde etmenin yolu, O’nun (s.a.v.) maddi suretinin ötesindeki manevi şahsiyetine, yani “Şahsiyet-i Maneviye-i Muhammediye”ye odaklanmaktan geçer. O (s.a.v.), “Levlâke levlâke Lemâ halaktü’l-eflâk Yani; Sen olmasaydın ben âlemi yaratmazdım.” sırrına mazhar olan, iki cihanın güneşidir.

Siyer okumalarımızı sadece tarihi bir gezi olmaktan çıkarıp, O’nun getirdiği nura ve ahlaka bürünme gayretine dönüştürmemiz lazım. Zira asıl mesele, O’nun güzel suretini bilmekten öte, O’nun güzel siretini (ahlakını) hayatımıza nakşetmektir.

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - Şemâil-i Şerif - Bölüm 6

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir