Namazın Anlamı

Namazın Anlamı

Kusuru Fark Etmek ve Sadakatle Allah’a(c.c.) Yönelmek

Hiç düşündük mü, biz aslında ne kadar kusurluyuz? Yürürken nefes almak için özel bir çaba göstermiyoruz, kalbimizin atışı bizim kontrolümüzde değil, hatta göz kapaklarımızın açılıp kapanmasını bile biz ayarlamıyoruz. İşte bu noktada farkına varıyoruz ki; eksikliğimizi kabul etmek, aslında kulluğun temel adımlarındandır. Çünkü Rabbimiz  bizim farkında bile olmadığımız eksikliklerimizi kudretiyle tamamlıyor. Namaz, işte bu idrakle anlam kazanıyor: Kusurlu olduğumuzu bilmek, aczimizi fark etmek ve her şeyin Allah’ın (c.c.) ikramı olduğunu hatırlamak. Hayretle başlayan bu yolculuk, muhabbetle derinleşiyor. Tesbih ve tazimle Rabbimizi yüceltirken, aslında kendimizi en saf hâlimizle tanıyoruz. Belki de tüm mesele, bu kusur ve acziyetimizi kabul edip sadakatle O’nun(c.c.) huzuruna çıkabilmekte saklıdır.

Namazın Anlamı

Sadakat ve Kulluk Bilinci

Kusur, eksiklik anlamına gelir. Eksikliğimizi anlamak için mutlaka hata yapmamız gerekmez. Mesela kirpiklerimizin inip kalkması kendi kontrolümüzde değildir. Bu durum, gücümüzün yetmediği bir alanı gösterir ve işte burada kusurluluğumuzu fark ederiz. Rabbimiz, biz farkında olmasak da bu eksikliklerimizi kudretiyle tamamlar. Yine bir yudum çay içtiğimizde midemizde gerçekleşen sayısız işlemden habersiz o çayı yudumlarız. Bizim irademiz dışında yürüyen bu kusursuz süreç, Allah’ın (c.c.) en mükemmel şekilde ikramıdır. Bu hakikat, kulluğun özünü anlatır: Kusurlu olduğumuzu bilmek, acizliğimizi fark etmek ve her şeyin Allah’ın (c.c.) kudretiyle tamamlandığını idrak etmek. Namazın hakikî ruhu da işte bu idrak ve teslimiyetin kalpte yerleşmesiyle ortaya çıkar; sadakat ve kulluk böylece derinleşir.

İçindekiler

Hayretle Başlayan, Muhabbetle Derinleşen Kulluk

Allah (c.c.) bizden hayret ve muhabbetle secde etmemizi ister. Bu iki kelimenin mânâsı idrak ettiğimizde, kıldığımız namazların tadı değişir. Bediüzzaman Said Nursî, hayret ve muhabbetle ilgili olarak Risale-i Nur’da şöyle söylemiştir:

“İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd kendi kusurunu ve âcz ve fakrını görüp kemal-i Rububiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.” (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkini Nükte)

Osmanlı ordusu sefere çıktığında düşman onları görünce hayret ve korkuya kapılır, halk ise aynı manzarada hayret ve muhabbetle coşardı. Demek ki hayret, yöneldiği yere göre farklı sonuçlar doğurur. Allah’ı (c.c.) tanımayan biri başına gelen olayların başı boş olduğunu düşünerek endişelenir fakat mümin ise o olayların dizginlerinin Allah’ın (c.c.) kudretinde olduğunu bilerek Allah’ı (c.c.) tanır, huzur bulur. Demek ki bu kâinat mektebinden bizim hayret ve muhabbet mânâsını yakalamamız gerekmektedir. Yoksa kıldığımız namazların içi dolmayabilir. Bu sebepten dolayı kıldığımız namazlarımızdan lezzet alamıyor olabiliriz.

Hayret kısmını ve hayretten doğan muhabbeti Risale-i Nur’da başka bir yerde geçen şu örnek ile daha iyi anlayabiliriz: “Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: En leziz ve en tatlı halin hangisidir? Belki diyecek: Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokadından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.” (Sözler, Yedinci Söz)

Bu cümle, kulluğun özünü gösterir. Çünkü biz de kâinat kitabını okuyamadığımızda, başımıza gelen hadiseler karşısında o çocuk gibi çaresiz kalıyoruz. Fıtratımız, korku anında en şefkatli merciye sığınmak ister. İşte annelere içlerindeki şefkati Allah(c.c.) verdiği için; çocuğun ilk sığınma yeri de orası olur. Eğer biz Allah’ı (c.c.) tanısak, karşılaştığımız musibetler anında başka yerlere değil doğrudan O’na(c.c.) koşardık. Çünkü bütün annelerin şefkati, Allah’ın (c.c.) sonsuz şefkat okyanusundan yalnızca bir damladır.

Anne çocuğunu korumak için bazen şefkat tokadı vurur. Çocuk yanlış arkadaşa yönelince, ateşe yaklaşınca annesi tokadıyla uyarır. Ardından çocuk tekrar annesine sarılır ama bu kez sarılış bambaşkadır; aczini fark ederek, tüm varlığıyla annesinin merhametine sığınır. İşte Allah (c.c.) da kullarını musibetlerle ikaz eder. Risale-i Nur’da ifade edildiği gibi:

” Musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır.” (Barla Lahikası, 225)

Bu kamçı, kulun aczini ve fakrını idrak ederek Allah’ın (c.c.) şefkatli sinesine dönmesi içindir. Böyle anlarda Allah (c.c.) kulunun yönelişinden memnun olur. Çünkü ibadetin özü, aczini bilmek, garibanlığını fark etmek ve sadece Allah’a (c.c.) sığınmaktır.

“Yani rububiyetin saltanatı, nasıl ki ubudiyeti ve itaati ister.” (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkini Nükte) Demek ki rububiyet varsa itaatin de olması gerekmektedir. Bir şey terbiye ediliyorsa, onun karşılığında itaat de istenir. Mesela iş yerimize yeni giren birine işi öğrettiğimizi düşünelim. Ondan beklentimiz nedir? İtaat etmesi, yani verilen talimatı uygulamasıdır. Aynı şekilde Allah (c.c.) da gözümüzü terbiye etmiş, sadece görme vazifesi vermiştir; dilimizi terbiye etmiş, tatma vazifesi vermiştir. Güneşi terbiye etmiş ve bunun karşılığında bize 5 vakit namazı farz kılmıştır. Demek ki rububiyet varsa karşılığında itaat vardır. İşte bu itaatin en açık göstergesi namazdır.

Subhanallah, Elhamdulillah ve Allahu Ekber ile Rabbimizi Yüceltmek

Subhanallah, Elhamdulillah ve Allahu Ekber, Rabb’imizi yüceltirken kulluğumuz,acizliğimizi ve farkındalığımızı ifade etmemizi sağlayan tesbihlerdendir. Bu ifadeler, kendi acziyetimizi görmemizi ve Allah’ın (c.c.) her türlü eksiklikten uzak olduğunu idrak etmemizi mümkün kılar. Her bir kelime, tesbih ve tazimin özünü anlamamızda rehberlik eder.

” Rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki, abd, kendi kusurunu görüp, istiğfar ile ve Rabbini bütün nekaisten pak ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı batılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarra olduğunu, tesbih ile, Sübhanallah ile ilân etsin.” (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkini Nükte)

Bediüzzaman Said Nursî, burada tesbihi ifade eder. Yani kul, kâinatı okur ve: “Ya Rab, ben kusurluyum, sen bütün eksikliklerden uzaksın, Subhanallah” der. Allah(c.c.) kâinatın kusurundan da uzaktır; biz hem kâinatı temaşa eder hem de O’nun(c.c.) bütün kusurlardan münezzeh olduğunu Subhanallah ile ilan ederiz. İşte tesbihin yani Subhanallah demenin mânâsı da budur.

Allahu Ekber ifadesi, kâinat mektebinde görülen sonsuz kudretin ilanıdır. Mesela bir adam şeker pancarından şeker üretiyor ve bununla övünüyor. Oysa asıl kudret, topraktan şekeri var eden Allah’a (c.c.) aittir. O, topraktan hem şeker yaratmış hem de o şekerden gözümüzü, dişimizi yapmıştır. Sonsuz kudreti gören kul, bu manayı namazda Allahu Ekber diyerek ilan eder. Yani tazim, Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü ve azametini kabul edip O’nu(c.c.) yüceltmektir. Namaz ise bu tazimin en açık ilan edildiği yerdir. Bediüzzman Said Nursi Risale-i Nur’da şöyle söylemektedir:

Hem de Rububiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkatın aczini görmekle, kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu ekber deyip, huzû ile rükûa gidip, Ona iltica ve tevekkül etsin. (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkini Nükte)

Tıpkı loş bir ışığın karanlık arttığında daha belirgin hâle gelmesi gibi, biz de kendi aczimizi, fakrımızı ve ihtiyaçlarımızı fark ettikçe Allah’ın (c.c.) varlığını ve kudretini daha iyi anlarız. Karanlık şiddetlenince ışığın varlığının ortaya çıkması gibi, biz de benliğimizi sıfıra çektikçe O’nun(c.c.) varlığını idrak ederiz. Bu yüzden namaz, sultanın huzuruna çıkmak gibidir. Eğer biz kibirli bir şekilde huzura gidersek, bu bize zindan olabilir. Ama aczimizi, zayıflığımızı bilerek yönelirsek, sultanın bütün hazineleri önümüzde akar. İşte namaz, bu teslimiyet ve tazimle hakikî mânâsını bulur.  Namazın mânâsı işte bu derinlikler üzerine kuruludur. Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur’da şöyle söylemektedir:

Hem Rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbinin ihsan ve in’âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin. Demek, namazın ef’âl ve akvâli bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz edilmişler. (Sözler, Dokuzuncu Söz, İkini Nükte)

Namazın Mânâsı ve Ruhu

Namaz, insana kendi acziyetini ve Rabb’inin sınırsız kudretini hatırlatır. Kimi zaman bir musibetle, kimi zaman da bir nimetle kalbimiz yoklanır; biz de bu vesileyle nereye yönelmemiz gerektiğini hatırlarız. Hayretle açılan kapı muhabbetle genişler, tesbih ile paklık kazanır, tazim ile de en yüce huzura varır. Bütün bu yolculukta aslında öğrenebiliriz: İnsan kusurludur, ama bu kusur Rabb’inin merhametine yöneldiğinde onun en büyük zenginliği hâline gelir. İşte namaz, bu zenginliği her gün yeniden hatırlatan, kalbimize sükûneti ve kulluk bilincini nakşeden en kıymetli nimettir.

Sıkıntı Zamanı Kılınacak Namazlar - 9. Söz - Namaz Vakitleri 2 - Hayret Muhabbet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir