İslam’da Cemaatin Önemi
Hayatın farklı zamanlarında kendimizi eksik hissedebiliriz. İbadetlerimizi düzenli yapsak bile, bazen içimizde bir boşluk olur. Peki bu eksiklik nereden geliyor? Bu sorunun cevabı; birlikte olmanın, toplulukla yaşamanın yani rahmetin bulunduğu o paylaşım ortamında saklıdır.
Bu konuda bizlere ışık tutacak bir örnek, sahabenin önde gelen isimlerinden ve Efendimiz’den (s.a.v.) 24 hadis rivayet etmiş olan Ebu Vakid el-Leysi (r.a.)’den geliyor.
Bir gün Mescid-i Nebevi’de, Efendimiz (s.a.v.)’in etrafında bir ilim halkası kurulmuştu. Bu sırada üç kişi mescidin kapısında belirdi. Birinci kişi içeri girip halkada boş bir yere oturdu. İkincisi yer bulamayınca halkaya uzaktan katıldı. Üçüncüsü ise oradaki manzaraya göz gezdirip geri döndü uzaklaştı.
Efendimiz (s.a.v.) bu tabloyu şöyle açıkladı:
“İsterseniz bu üç kişinin hâlini size haber vereyim. İçlerinden biri Allâh’a (c.c.) sığındı, Allâh (c.c.) da onu barındırdı. Diğeri (sıkıntı vermekten) utandı, Allâh (c.c.) da ondan hayâ etti. Öteki ise (bu meclisten) yüz çevirdi, Allâh (c.c.) da ondan yüz çevirdi.” (Buhârî, İlim, 8)
Görünürde çok basit gibi görünen bu olay, bizlere güçlü bir hakikati gösteriyor: Bir cemiyetin parçası olmak, omuz omuza vermek, tesanüt (dayanışma) ve teavün (yardımlaşma) içinde bulunmak; sadece sosyolojik değil, aynı zamanda derin bir imani gerekliliktir. İslam, fertten topluluğa açılan bir yoldur. O halkada bulunmak; sadece oturmak değil, aidiyet ve sorumluluk hissiyle hareket etmektir.
Bu hadisi başka bir hadis daha açık biçimde tamamlar:
‘’Ya öğreten ol, ya öğrenen ol; ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Beşincisi olma, helâk olursun!’’ (Dârimî, Mukaddime, 26.)
Bu ifadeler, yalnızca bireysel gelişimi değil, ümmet olmanın bilincini de hatırlatıyor. Bugün etrafımıza baktığımızda birçok insanın Kur’an’ı, Efendimiz (s.a.v.)’in hayatını ya da sahabeyi yeterince tanımadığını açıkça ifade ettiğine şahit oluyoruz. Daha da acısı, bunu doğal bir durum olarak karşılıyoruz. Oysa bu hal, hadislerdeki uyarıların işaret ettiği tehlikenin tam karşılığıdır.
Unutmayalım ki, İslam bireysel değil, topluluk halinde yaşanmak üzere şekillendirilmiş bir dindir. Mesciddeki halkada yer almak, ilim meclisinde bulunmak, birlikte öğrenmek ve birlikte yaşamak… Tüm bunlar sadece sosyal bağ için değil, aynı zamanda kulluğun ortaya çıkması için de gereklidir.
İlim Meclisinin Fazileti Nedir?
Zaman zaman çevremizden şöyle sözler duyabiliyoruz: “Ben bilmediğim için yapamıyorum.” Oysa İslam’ı bilmemek, kişideki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Eğer bu mümkün olsaydı, elbette ilmin zirvesindeki alimler ilk önce bilmeme halini tercih ederdi. Ama onlar, bilmenin zorluğunu göze alarak o yola girdiler. Biz ise onların girmediği bir kapıdan içeri adım dahi atamayız.
İslam’da bilgi, sadece öğrenmek için değil, yaşamak ve yaşatmak içindir. Birlikte olmanın, omuz omuza durmanın, dayanışmanın önemini vurgulayan hadisler; yalnızca dünün değil, bugünün ve yarının da yol haritasıdır.
Hatırlayalım:
Melekler, ilim meclislerine saygıyla yönelir ve onları yüceltir. (Müslim, Tirmizi) İlmi sadece kulağında tutup kalbine indirmeyenler içinse Kur’an, “kitap yüklü merkepler” (Cuma Suresi, 62:5) benzetmesini yapar. Bu, ilmin ne kadar büyük bir emanet olduğunu anlatan ağır bir uyarıdır.
Buhârî’de geçen ve Ebu Hureyre (r.a.) tarafından aktarılan şu hadis, bu hakikatin altını çizer:
“Allah Teâlâ’nın (c.c.) yollarda dolaşıp zikredenleri tespit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ (c.c.), meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:
– “Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:
– Sübhânallah diyerek Seni (c.c.) ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamd ediyorlar ve senin yüceliğini dile getiriyorlar, derler. Konuşma şöyle devam eder:
– “Peki onlar beni gördüler mi ki?”
– Hayır, vallahi Seni (c.c.) görmediler.
– “Beni görselerdi ne yaparlardı?”
– Şayet Seni (c.c.) görselerdi, daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan Seni (c.c.) daha çok tenzih ederlerdi.
– “Kullarım benden ne istiyorlar?”
– Cennet istiyorlar.
– “Cenneti görmüşler mi?”
– Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.
– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”
– Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarf ederlerdi.
– Bunlar Allah’a (c.c.) neden sığınıyorlar?”
– Cehennemden sığınıyorlar.
– “Peki cehennemi gördüler mi?”
– Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.
– “Ya görseler ne yaparlardı?”
– Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.
Bunun üzerine Allah Teâlâ (c.c.) meleklerine:
– “Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri:
– Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurur:
– “Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.”(Buhârî, Daavât 66. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 251-252, 358-359)
Bu ne büyük bir müjdedir! Bir insan salihler meclisine alınmışsa, bu bir işarettir; orada oturmalı, kalmalı, nasibini aramalıdır. Şaki bile olsak, o mecliste affedilebiliriz. Çünkü bir ilim meclisi, cennete açılan bir kapı gibidir.
Cennet denilince sadece Adn cenneti ya da Firdevs akla gelmesin. Asıl büyük cennet, bazen bir mekan değil, bir haldir. Kalbi Allah (c.c) ile dolu olan, O’nu (c.c.) anan, O’nu (c.c.) gözeten bir kul zaten cennetin iklimindedir.
İşte bu yüzden sıradan biri olsak da İslam davasının bir köşesinden tutmak bir lütuf, bir onurdur. Kusurlarımıza rağmen bu yüce yürüyüşe dahil olmak, bizi Allah (c.c)’ın rahmetine yaklaştırır. Çünkü mesele kusursuz olmak değil; mesele, rahmete yönelmiş olmaktır.
İçindekiler
Sohbet Meclislerinin İslam’daki Yeri
İslam’ın özünde, zamanla değişmeyecek bazı temel kaideler vardır. Bunlar sadece tarihî gelenekler değil, dinin taşıyıcı kolonları gibidir. Değişen çağlara rağmen, İslam’ın bu yapı taşları sabit kalır. Bunlardan biri de hiç şüphesiz sohbet meclisleridir.
Bugün bireysellik öne çıkmış durumda. Her şey “kişisel gelişim”, “bireysel ibadet”, “benim yolculuğum” üzerinden tanımlanıyor. Hatta bazen şu cümleyle karşılaşırız:
“Bunları evde de yapabiliriz.”
“Cemaatin önemi”
Ama bu yaklaşım, İslam’ın ruhunu tam yansıtmaz. Çünkü İslam’ın değişmez usulü, cemiyet hâlinde öğrenmek ve yaşamak, yani sohbet meclisleridir.
Sahabe efendilerimiz (r.a.) birbirlerini sık sık şöyle davet ederdi:
“Gelin, imanımızı tazeleyelim.”
Bu sadece bir çağrı değil, bir hayat tarzıydı. O meclislerde iman artar, kalpler yumuşar, kardeşlik güçlenirdi.
İtaat, sadakat ve tabiyet (bağlılık) gibi kavramlar da bu sohbetlerin etrafında şekillenmişti. Bunlar, İslam’ın sosyal genetiğini oluşturan ana kavramlardır. Evet, bu kavramlar zamanla bazı kişiler tarafından suistimal edilmiş olabilir. Ama bu, onların hakikatini değiştirmez.
Unutmayalım: Suistimal edilmeyen ne kaldı ki?
Tıpta, eğitimde, gıdada yanlışlar yapılıyor diye tümden vazgeçiyor muyuz? Hayır. Hâlâ en iyi doktoru, en iyi okulu, en iyi gıdayı arıyoruz. Öyleyse mesele bu değil. Mesele, Allah (c.c) için olanı aramaktan vazgeçmeyip, bahane üretmemek.
Kaliteli olanı bulmak her zaman kolay değildir. Ama bu, aramayı bırakmak için bir sebep olamaz. Sağlığımız, çocuğumuz, kariyerimiz için gösterdiğimiz hassasiyeti, dinî hayatımızda da göstermeliyiz. Allah (c.c.) için kurulmuş bir meclisi aramak, ona dahil olmaya çalışmak bir lükse değil, bir ihtiyaca dönüşmelidir.
Zira İslam’ın temeli sohbet halkaları üzerine kuruludur. Sahabenin (r.a.) yetişme tarzı buydu. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam; Daru’l-Erkam’da, Suffa’da, Mescid-i Nebevi’de hep bu halkaları kurdu. Kurduğu her halka bir kalbe, bir hayata, bir topluluğa yön verdi. Bugün de o halkalar canlı tutuldukça, ümmet ruhu diri kalacaktır.
Sohbet meclisleri, sadece bugünü değil yarınımızı da koruyan zırhlardır. Kalbimize umut, aklımıza istikamet, yolumuza da kardeşlik katar. Bu halkalar düşmeyelim diye değil, düştüğümüzde kalkalım diye vardır.
İyi Şeyleri Duyarsak İyileşiriz, Kötü Şeyleri Duyarsak Kötüleşiriz
Bugün sohbet meclisleri hakkında duyulabilecek belki de en önemli hakikat şudur:
İyi şeyleri duyarsak iyileşiriz, kötü şeyleri duyarsak kötüleşiriz.
Bilgi, insanı şekillendirir. Maruz kaldığımız her söz, her görüntü, her ses dalgası ruhumuza işler. Peki dijital dünyanın bizi neden bu kadar yorduğunu hiç düşündünüz mü?
Çünkü kötülüğü göstere göstere bizi kötüleştirmek istiyorlar.
Sosyal medyada veya haber sitelerinde sadece birkaç saat dolaşmak bile içimizde karamsarlık üretmeye yeter. Çünkü sürekli şiddet, kötülük, dedikodu, kaygı pompalanıyor. Bu içeriklerin ardında sadece tesadüfler değil, devasa sermayeler ve bilinçli yönlendirmeler var.
Ruh, neyle beslenirse ona dönüşür.
Güzel söz duyan kalp yumuşar, kötü söz duyan kalp kararır.
İşte bu yüzden sohbet meclisleri, çağımızın ruh hastalıklarına karşı bir şifa merkezidir.
Bize umut aşılar. Heyecan kazandırır. Kalbimize ahiret bilincini işler. Ahirete inanan bir insan için dünya yükleri hafifler. “Bu da geçecek” diyebilmenin iç huzuru, orada filizlenir.
Sohbet meclisleri sadece ilim için değil, aynı zamanda birlik için, omuz omuza yürüyebilmek için, ayakta kalabilmek için vardır. Çünkü hayat, pek çok imtihanla çevrilidir: ev hayatı, eş, çocuk, akraba, geçim, dostluk…
Bu çarkların arasında insan kolayca öğütülür. Ayakta kalmak için demirleşmek, kök salmak gerekir.
İşte o sağlamlık, o “manevî direnç”, sohbet meclislerinde verilen suyla oluşur. Bir ağaç kuraklıkta ancak kökü derindeyse hayatta kalır. Bugünün çölleşen ruh ortamında, sohbet halkaları işte bu derin kökleri sunar bize.
Omuz Omuza Olacaksınız
Birlik olmak, sadece sosyal bir gereklilik değil; insan olmanın fıtrî bir sonucudur. Modern dünyanın insanı bireyselleştirmeye zorladığı bu çağda, aslında yaratılışımıza aykırı bir yaşama itiliyoruz. Oysa insan, yaratılışı gereği medenidir; yani birlikte yaşamak için yaratılmıştır. Teklik, sadece Allah’a (c.c.) mahsustur.
Bizler ise tek başımıza kalmak için değil, omuz omuza yaşamak için varız. Cemaatin önemi bir tercihten öte, bir ihtiyaçtır. Ailede, sülalede, hatta spor kulüplerinde, siyasi partilerde, şirketlerde dahi bu birlik ihtiyacını görürüz. Hatta vücudumuzdaki hücreler bile cemaat halinde çalıştıkları için sağlıklı kalırız.
Bugün bazı ülkelerde köpekler için bile dernekler, cemiyetler kurulurken, “biz ahiretimiz için bir araya gelmeyelim” demek; insanın sadece gafleti değil, şeytanın fısıltısıdır. Çünkü fıtrat kanunu şunu söyler:
“Cemaatleşen kurtulur.”
Karınca zayıftır ama birlik içinde yaşar, bu ona güç kazandırır. Kertenkele hâlâ yaşıyor, çünkü toplulukla hareket ediyor; dinozorlar ise tek başınalık iddiasıyla tarih oldu. Balinalar nesillerini korumakta zorlanırken, hamsiler sürü hâlinde oldukları için yaşamlarını sürdürüyorlar.
İlahi sistemin (Adetullah’ın) her bir parçası, bu gerçeği fısıldıyor:
“Omuz omuza olacaksınız.”
Tıpkı Karadeniz’de omuz omuza duran bir metrelik çay ağaçları gibi… Yağmur onları hiç eksik etmez. Ama çöl ortasında yalnız başına yükselen 60 metrelik ağaç, ne kadar görkemli olursa olsun kurur, rahmeti çekemez.
Bir başka örnek vermek gerekirse, diyelim ki pazardan sadece 6 domates alacak olsanız, her birini tek tek seçersiniz, kusurunu ararsınız. Ama 6 ton domates alacaksanız, araya çürükler de karışır ama sorun etmeden alırsınız.
İşte birlik ruhu böyle çalışır: Teklik iddiasında bulunursak, her kusurumuz göze batar. Ama bir ümmetin parçası olursak, eksiklerimizle birlikte kabul görme ihtimalimiz artar.
İşte sohbet meclisleri, işte ilim halkaları, işte cemaat ruhu bu yüzden önemlidir. Allah Azze ve Celle, bizi hamur gibi birbirimizle yoğurmak istiyor: zorlukta, mutlulukta, namazda, yardımlaşmada, iyilikte ve duada…
Sürekli birlikte olmamız için bizi yönlendiriyor. Çünkü dua bile külliyet kazanırsa, yani topluluk hâlinde edilirse, kabule daha yakındır.
O hâlde bu çağın “yalnızlaştıran” düzenine karşı, biz birlik ruhunu kuşanalım.
Omuz omuza duralım ki rahmet üzerimize insin.
Toplu yürüyelim ki eksiklerimizle birlikte kabul görelim.
Birlik olalım ki Allah’ın (c.c.) muradına uygun bir hayat sürebilelim.