Ruh Sağlığını Bozan Etkenler: Günahlar, Kötü Düşünceler ve Manevi Yaralar
Ruhumuzu etkileyen en büyük etkenlerden biri, kalpte açılan yaralar ve kötü düşüncelerdir. Günahlar, ruhumuzun düzenini bozar ve ibadetten aldığımız zevki azaltır. Bu durum, hem ruhsal hem de bedensel dengemizin sarsılmasına yol açar; iç huzurumuzu kaybetmemize neden olur. Kendimizi kötü hissetmemize sebep olan şeyin ne olduğunu doğru anlamalı ve gerekli adımları atmamız gerekir.
Kötü Olmanın Esas Şartı: Kötü Düşünce
İnsanın fenâya sürüklenmesinin temel sebebi, kötü düşüncelerdir. Yani “kötü olmak” ifadesinin şartı, zihinde kötülük tohumlarının yeşermesidir. O hâlde çözüm, bu tohumları besleyen düşünceleri ortadan kaldırmaktan geçer. Eğer bu düşünceler doğru istikamette yönlendirilmezse, tıpkı gizli bir yılan gibi içimizde dolaşır ve sürekli yeni kötü düşünceler üretir.
Bunu günlük hayatta da görürüz: Sürekli olumsuz haberler izleyen veya karamsar düşüncelere teslim olan kişiler, içlerinde farkında olmadan ağır bir yük taşırlar. Dışarıdan bakıldığında “iyi ki haber izledim” diyen birisiyle karşılaşmanız pek olası değildir. Çünkü zihine sürekli yüklenen negatif düşünceler, eninde sonunda dışa vurur ve kişi kendini kötü hisseder.
İçindekiler
Düşüncedeki Çözüm: “İman Hakikatleri” Yüklemek
Peki bu olumsuz döngüden nasıl kurtuluruz? Sadece “iyi düşünelim” demek geçerli bir çözüm değildir. Çünkü fıtri haller konuşarak ikna edilmez. Mesela bir insana “Lütfen hemen uyur musun?” dediğimizde hemen uyuyamaz. Çünkü uyumak fıtridir. Ancak uykusu geldiğinde uyuyabilir. Yani içten gelmesi lazımdır. Konuşarak ikna edilemezler. Aynı şekilde de “kötü düşünce kafamın içinden çıkar mısın?” deyince de kötü düşüncelerden kurtulamayız. İnsan zihni akılsal bir ikna ile yönlendirilemez. Çünkü bu düşünceler, içten gelen bir kaynakla tesir görür.
Bu yüzden kötü düşüncelerden kurtulmanın tek ve sağlam yolu, o düşüncelerden daha güçlü, daha ağır bir manevî yük olan iman hakikatleri ile zihni doldurmaktır. Yani insan, düşüncesini değil, zihin sahasını iman hakikatleriyle donatmalıdır ki olumsuz düşünceler yerleşemesin.
Hakiki ve Vehmi Hastalık: Ruhun Hastalıklara Bakışı
İnsan bedeni hastalandığında, çoğu zaman bu durumu sadece fiziki bir rahatsızlık olarak görür. Oysa Bediüzzaman Said Nursi’nin de ifade ettiği gibi, hastalıkların iki yönü vardır: hakiki (gerçek) ve vehmi (kuruntu kaynaklı) hastalık. Hakiki hastalık, hastalığın küçük bir kısmını oluştururken; vehmi hastalık ise, zihnin ve ruhun ürettiği endişe ve korkulardan ibarettir.
Vehim, aslında “olmayanı varmış gibi gösteren” bir algı halidir. Gece karanlıkta gördüğün bir gölgeyi farz edelim; bir çorap köşede duruyordur ama sen onu fare sanırsın. Oysa orada bir fare yoktur, sadece vehim vardır. Vesvese ise bunun tersidir: “Var olanı yokmuş gibi gösterir.” Yani bir kişi abdestlidir ama vesvese gelir “abdestin yok” dedirtir. Böylece vehim akla musallat olurken, vesvese kalbi etkiler. İşte hastalıkların büyük kısmı da bu vehmi tarafla ilgilidir. Çünkü insanın ruh hali, beden sağlığını doğrudan etkiler. Başı ağrırken dünyayı ayağa kaldıran ile kanser tedavisini sakinlikle, sabırla karşılayan arasındaki asıl fark, hastalığın kendisinde değil, insanın ruhi duruşundadır. Hakiki hastalık bedenin rahatsızlığıdır; vehmi hastalık ise ruhun dengesizliğidir.
Vehim, merakla ve kontrolsüz düşüncelerle beslenir. İnsan bir olayın nereye varacağını kestiremediğinde, sürekli olasılıkları düşünür, en kötüsünü hayal eder. “Acaba bu hastalık ölümle mi sonuçlanacak?”, “Yatağa mı düşeceğim?”, “Ya tüm malımı kaybedersem?” derken, merak takıntıya, takıntı da umutsuzluğa dönüşür. Bu ruh hali, insanı gerçek hastalıktan daha çok yorar.
Bediüzzaman Said Nursi bu durumu şöyle ifade eder:
“Meyus ve ümitsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazan bin ilâçtan daha ziyade nâfidir.” (Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Zeyli)
Çünkü insanın imanla bulduğu manevi teselli, çok güçlü bir ilaçtır. Stres zamanla ciddi hastalıklara zemin hazırlar. Bu nedenle hastalığın asıl ilacı bedenden önce ruhu iyileştirmektir. Birçok fiziki rahatsızlığın kökeninde ruhsal dengesizlikler, kaygı ve stres yatıyor. Demek ki hakiki şifa, yalnızca ilaçlarda değil; iman, tevekkül ve iç huzurda gizlidir.
Bütün Maddi Hastalıkların Kökü Maneviyattadır
İnsanın yaşadığı birçok bedensel rahatsızlığın temelinde aslında manevi sebepler yatar. Bu gerçek, ruh hâlimiz ile bedenimiz arasındaki güçlü ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Stres, üzüntü, korku ve kaygı gibi duygular sadece ruhu değil, bedeni de etkiler.
Ancak bu hakikatin bir başka yönü daha vardır: Şifayı yaratan Allah’tır (c.c.). Kur’an’da da bu hakikat çeşitli ayetlerle hatırlatılır. Müminlerin gönüllerine şifa verenin Allah (c.c.) olduğu, Kur’an’ın kalplerdeki hastalıkları iyileştiren bir rehber olduğu bildirilir. Tüm bunlar, şifanın yalnızca maddi değil, ilahi bir boyutu da olduğunu gösterir.
Burada anlamamız gereken ince bir mana vardır: Biz genellikle derdim var deyip devasını isteriz. Oysa aslında devalar dertleri ister. Çünkü bir yerde şifa varsa, onun ortaya çıkabilmesi için önce dert gerekir. Bir bakkalın rafında çikolata varsa, o çikolata mahallenin çocuklarını bekler. Aynı şekilde, eğer Allah (c.c.) bir yerde deva yaratmışsa, o deva da kendisini bulacak bir dert ister. Dert, insanı dermanı verene yani Allah’a (c.c.) yöneltmek için vardır. Bugünün pozitivist düşüncesi, hastalığı ve tedaviyi Allah’tan (c.c.) bağımsız düşünür. Oysa şifa, insanın Rabbini (c.c.) tanıması için bir vesiledir. Eğer insan şifayı yalnızca ilaçta veya doktorda görürse, hastalığın asıl manasını kaçırır. Çünkü hastalık, Allah’a (c.c.) sığınmayı öğretmek için vardır. İnsan “Ya Rab, ben acizim, senin kudretine ve merhametine muhtacım” diyebildiğinde hastalık anlam kazanır.
Hastalık, Allah’ın (c.c.) “Eş- Şafi (şifa veren)” ismini tanımamız için bir fırsattır. Çünkü hiç hastalanmayan biri, şifanın ne demek olduğunu anlayamaz. Bizim hastalanmamız, O’nun (c.c.) şifa veren ismini idrak edebilmemiz içindir. Gerçekte hastalık, zahirde acı verici görünse de, içinde büyük hikmetler barındırır. Bu yönüyle hastalık, insanı Rabbine (c.c.) yaklaştıran, sığınmayı öğreten ve kulluğun derinliğini hissettiren bir manevi öğretmendir.
Allah (c.c.) Sebeplere Ehemmiyet Verir Ama Tesir Vermez
Tedavi için ilaç kullanmak ve doktora gitmek meşrudur. Bu konuda yanlış bir düşünceye kapılmamalıyız; ilaç kullanacağız, gerektiğinde daha etkili bir ilacı arayacağız, doktorun deneyimli ve güvenilir olanını seçeceğiz. Buradaki temel prensip, bu uygulamaları yaparken şifanın ilaç, doktor, hastane gibi sebeplerden gelmediğini bizzat Allah (c.c.) tarafından verildiğini unutmamaktır. Yani bir ilaç içtiğimizde sanki Allah (c.c.) şifayı ilacın içine gizlemiş ve şifayı bize ilaç vermiş gibi düşünmemeliyiz. İlacı yaratan, içeriğini hazırlayan ve şifayı veren bizzat Allah’tır (c.c.). İlacın kendisinde irade, kudret veya merhamet yoktur; bunlar sadece perde görevi görür. Şifayı veren her zaman Allah’tır (c.c.) . İlacı, doktoru ve tedaviyi kullanmak önemlidir, fakat bunları fazla yüceltmek veya vehimle büyütmek doğru değildir. Bu yüzden bir ilacın ya da doktor tavsiyesinin değerini bilmek ve endişe, vehim ya da abartıya düşmemek gerekir.
Vehim manevi bir hastalıktır. Evham, zihinde büyüdüğünde gerçek hastalığı daha zor karşılamaya yol açar. Küçük bir korku, yanlış hatıra veya eski olaylar büyütüldüğünde, kişi gerçek olmayan bir hastalığı hakiki zanneder ve psikolojik olarak etkilenir. Bu nedenle vehmi hastalıkların büyümesini önlemek, ehemmiyet vermemek ve zihni gereksiz kaygılardan arındırmak gerekir. İnsanın aklına şu gelebilir: “Peki bu manevi hastalık nereden geliyor?” Bu manevi hastalıklarımızın sebebi günahlardır.
Manevi Hastalıkların Sebebi Günahlardır
Manevi hastalıkların temel sebepleri günahlardır. Ruhumuzun bir algoritması vardır ve bu algoritmayı bozan şey günahlardır. Tıpkı bir fabrikanın çarkına taş atıldığında çarkın bozulması gibi, ruhumuz da günahlarla bozulur. İslam’ın etkisini hissetmemek, ibadetten lezzet alamamak da genellikle bu günahlardan kaynaklanır. Günahlar kalpte yaralar açar; bu yaralar ruhani zevki engeller ve ibadetin tadını kaçırır. Kişi ibadet etmeye çalışsa bile kalpteki bu yaralar, kişinin lezzet almasını engeller.
Bu günahlardan korunmamızın yolu Allah’ın (c.c.) sürekli bizi izlediğinin farkında olmamızdır. Eskilerin “Asalet mücbir sebeptir” diye bir sözü vardır. Asalet, insanı hata yapmaktan alıkoyan, onu sorumluluğa ve bilinçli davranmaya zorlayan bir etkidir. Örneğin, asil bir aileden gelen bir insan, dedesinin veya ailesinin saygınlığını düşünerek yanlış davranmaktan çekinir. Çünkü yaptığı hata aile büyüklerinden birinin kulağına giderse hatayı yapan kişi çok utanır. Gerçek asaletin kaynağı ise Allah’tır (c.c.). İnsanda murakabe hissi (her an izlendiğinin farkında olma) arttıkça, iman dersleri alındıkça manevi bir asalet olur. İnsan, Allah’ın (c.c.) kendisini gördüğünü bildikçe, kötü davranışlardan uzak durur. Bu bilinç ve farkındalık, günahlara karşı en güçlü koruyucudur.
Kabirdekilerin elde edemediği fırsat, bizde vardır: Her anımız, Allah’a (c.c.) yönelmek ve günahlardan sakınmak için bir fırsattır. Bugün yapacağımız ibadet ve tövbe, ruhun algoritmasını onarmak ve manevi hastalıklardan korunmak için büyük önem taşır. Bu önemli adımları ertelememek gerekir; yapılacak her iyi davranış, ruhu güçlendirir ve günahların etkisini azaltır.
Ruhun Huzurunu Korumanın Önemi
Ruhun dengesi, düşüncelerimiz ve davranışlarımızla doğrudan ilişkilidir. Kötü düşünceler ve işlenen günahlar, ruhumuzda yaralar açarak hem ibadetten hem de günlük hayattan aldığımız tadı azaltır. Bu yaraların farkında olarak, her anımızı bilinçli ve Allah’ın (c.c.) gözetimiyle yaşamak, ruhumuzu onarmak ve manevi sağlığımızı korumak için en değerli adımdır. Alacağımız iman dersleri ve tövbeler, kalbimizi temizler ve iç huzurumuzu güçlendirir.




