İlk Vahiy ve Hira: Siyer-i Nebi Eğitimi ve Hazmedilmiş İlim

İlk Vahiy ve Hira: Siyer-i Nebi Eğitimi ve Hazmedilmiş İlim

İlk Vahiy ve Hira: Siyer-i Nebi Eğitimi ve Hazmedilmiş İlim

İslami ilimler geleneğinde ulema, her şeyin hatta necasetin bile bir kıymeti olduğunu söyler; zira bazı böcekler ondan beslenir veya yuva yapar. Ancak, ulemanın necasetten dahi kıymetsiz saydığı bir şey vardır ki, o da cehalettir. Çünkü cehalet, sadece bilgisizlik değil; Allah’ın (c.c.) gönderdiği hakikatlere karşı kalbin körleşmesi, insanın fıtratından uzaklaşmasıdır.

Bu nedenle âlimler, cehaleti namaza zarar veren necasetten bile daha kötü görmüşlerdir; zira necaset sadece ibadeti bozar, fakat cehalet insanın tüm hayatını bozar. Bu bakımdan siyer-i nebi okumaları, yalnızca bilgi edinme amacı taşımaz; yaşanan hadiseleri, dönemin şartlarını ve bugün içinde bulunduğumuz hâlleri okuyabilme, anlamlandırabilme ve ilmi hayata aktarabilme becerisini kazandırır.

Zira sadece bilgi toplamak insanı değerli kılmaz; bu hâl, bir bilgisayarda veri depolamaktan farksızdır. Asıl mesele, ilmin hayata nasıl entegre edileceği, insanı nasıl dönüştüreceği ve hangi amele kapı aralayacağıdır. Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin “Hazm olunmayan ilim telkin edilmemeli.” sözü bunun özlü bir ifadesidir. Nasıl ki hazmedilmeyen bir besin vücuda enerji olarak dönmez, bilakis kişiye ağırlık yapar; hazmedilmeyen, hayata inmeyen ilim de kalbe yük olur, kişinin yürüyüşünü ağırlaştırır ve onu kibir ile imtihan eder.

Bugün Siyer derslerine, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatını okumaya yönelmemizin sebebi de budur:

  • Hem nübüvvetin ilk günlerinde neler yaşandığını öğrenmek,
  • Hem de kendi şartlarımızı, kendi kalbimizi bu nurla okuyabilmek.
İlk Vahiy ve Hira: Siyer-i Nebi Eğitimi ve Hazmedilmiş İlim

Hira Yılları: Uzlet, Nübüvvet Öncesi Hazırlık ve Hira Mağarası’nın Hikmeti

Nübüvvetten önce, yaklaşık 35 yaşlarından itibaren Efendimiz (s.a.v.) yalnızlığı sevmeye başlar. Bu, sıradan bir içe kapanma değil, Allah’ın (c.c.) özel bir terbiyesi ve hazırlığıdır.

Sık sık Mekke’nin kuzeydoğusundaki Cebel-i Nur’a, oradaki Hira mağarası’na gider. Rivayetlere göre yaklaşık 3 yıl boyunca bu uzlet hâli devam eder; son zamanlarda ise günlerinin tamamını orada geçirdiği rivayet edilir. Hira’daki mağaranın ağzından Kâbe görünür; Efendimiz (s.a.v.) orada:

  • Kâbe’ye,
  • Mekke’ye,
  • İnsanların zihin ve hayat anlayışına,
  • Cahiliye düzenine

derin derin bakar, tefekkür eder. Bu hâle ulema “tehannüs” adını vermiştir; yani dünyadan bir miktar çekilme, inzivaya bürünme.

Dağlarda başlayan bu hazırlık, başka peygamberlerin hayatında da karşımıza çıkar:

  • Hz. Âdem’in (a.s.) süreci Arafat’ta,
  • Hz. Nuh’un (a.s.) Cûdî’de,
  • Hz. Musa’nın (a.s.) Sînâ’da,

Dağ; insanın iç âlemine çekildiği yerdir. Hayatın gürültüsünden çıkıp, “Ben kimim? Niçin yaratıldım? Rabbim benden ne istiyor?” sorularını sahici biçimde sorabildiği mekândır.

Hira’nın 621 metre yüksekliğe sahip olduğu rivayet edilir. Oraya tırmanmak, hele basamakların olmadığı bir dönemde Efendimiz’in (s.a.v.) arka yoldan zahmetle tırmanması ciddi bir yorgunluk ve bedel isterdi. 

Bu bize şunu öğretir: ‘’Hakikat, ancak bedel ödeyenlere açılır.’’
Yattığın yerden, kolay yolu seçerek, konforu merkeze alarak hakikate ulaşılamaz.

Allah (c.c.), bir kulun kalbine hakikati yerleştirmeden önce onun iradesini ortaya koymasını, zorluklara katlanmasını ve nefsiyle mücadele etmesini ister. Çünkü ilahi hakikat, tembellikle değil; azim, sebat ve gayretle taşınabilecek bir emanettir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin “Melik’in atiyelerine ancak matiyeleri taşır.” (Mesnevî-i Nuriye, Katre’nin Zeyli.) sözü de bunu hatırlatır: Sultanın hazinelerini ancak güçlü, dayanıklı binekler taşıyabilir. Allah’ın (c.c.) marifet ve iman nimetlerini de iradesini çalıştıran, nefsiyle mücadeleye razı olan kullar taşıyabilir.

İçindekiler

İlk Vahiy: “Oku” Değil, “Yaratan Rabbinin Adıyla Oku”

Ramazan ayının bir Pazartesi günü, Kadir Gecesi’nde Hira’da o büyük an gerçekleşir. İsa Peygamber’den (a.s.) bu yana suskun kalan semanın dili yeniden konuşur ve Cibrîl-i Emîn (a.s.), Muhammedü’l-Emîn’e (s.a.v.) ilk vahyi getirir. Efendimiz’e (s.a.v.) yaklaşır, onu kemikleri birbirine geçecek kadar sıkar ve:

“Oku!” der.

Efendimiz (s.a.v.) ise:

“Mâ ene bi kâri – Ben okuma bilmem.”

diye cevap verir. Bu sahne üç kez tekrar eder. Ardından Cebrâil (a.s.), Alak Suresi’nin ilk beş ayetini okur:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yaratmıştır. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (Alak Suresi, 1-5)

Bu ayetler çoğu zaman yalnızca “Oku” emriyle hatırlanır; oysa burada çok daha derin bir hakikat vardır: İlk emir “Oku” değil, **“Yaratan Rabbinin adıyla oku**’dur. Yani:

  • Okuma eylemi, sadece zihinsel bir faaliyet değil, tevhidî bir yöneliştir.
  • Kâinatı, insanı, tarihi ve hadiseleri okurken Rabbini devre dışı bırakan her okuma eksik ve kördür.
  • Allah’ı (c.c.) hesaba katmadan yapılan okumalar, insanı hakikate değil, cehalete götürür.

Zira kâinatta yapılan her masraf, yaratılışın her detayı, insanın Rabbine yönelip hikmeti görebilmesi için vardır. İlmin imana dönüşebilmesi için okumanın mutlaka Rabbânî bir niyetle yapılması gerekir; aksi hâlde insan bilgiyi artırır ama kalbi karanlıkta kalır.

Cebrail'i (a.s.) Asli Suretinde Görme

  • Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Hira’dan ayrıldıktan sonra, Mekke’de yürürken semadan yine “Esselamu Aleyke ya Resulallah” seslerini duyacaktır. Daha sonra da Cibril-i Emin’i asli suretinde, bütün semayı doldurmuş halde görecektir. Efendimiz (SAV), Cebrail’i asli suretinde hayatında iki kez görecektir. 
    Birincisi, ilk vahiyden hemen sonra mağaradan çıkınca, ikincisi ise Miraç hadisesinde gerçekleşecektir.

Zemmilûnî Zemmilûnî: Hz. Hatice’nin (r.a.) Sarsılmaz Desteği

Vahyin dehşetiyle sarsılan Efendimiz (s.a.v), koşarak sığınacağı limana, sahili selamete gidecektir: Hz. Hatice’ye. O’na “Zemmiluni zemmiluni (Ört üstümü, ört üstümü)” diyecektir. Vahiy, deveyi yere çökertecek kadar zorlu bir olaydır.

Efendimiz (s.a.v) korktuğunu dile getirdiğinde, Hatice annemiz’in tepkisi önemlidir:

  “Korkma efendim, Allah seni zayi edecek değildir”

Peki, neden zayi etmeyecektir? Hatice annemiz bunun sebebini, Efendimiz’in (s.a.v) ahlaki erdemleriyle açıklar: 

Çünkü sen sözün doğrusunu konuşursun, yetimlere sahip çıkarsın, emanete sadık davranırsın, hakkın yanında olursun”. (Buharî, Bed’u’l-vahy, 1).

Demek ki, korkmamanın yolu, Peygamber’in ahlakıyla ahlaklanmaktır. Ani korku ve telaş gösteren insanların altında, ahlak zafiyetleri olabilir.

Peygamberimiz’in (s.a.v) ilk vahiy sonrası Hatice annemize gitmesinin özel bir sebebi vardır. Gidecek başka yerleri de vardı (Hz. Ebu Bekir, Ebu Talib), ancak Hatice annemiz ona bir gün bile “Senin dağda ne işin var?” dememişti. Bilakis, Efendimiz’in yanlış iş yapmayacağına inanmış, 54-55 yaşlarında olmasına rağmen, 6 kilometre mesafedeki Hira’ya azık taşımıştı.

Bu sadakat, bir ders niteliğindedir. Birçok erkeğin zor anlarında eşlerini yoldaş seçmemesinin sebebi, eşlerinin onların hakikat arayışlarına tahammül edemeyişidir. Oysa eşler, karı-koca olmaktan önce Allah’a kul olmuşlardır. Hz. Hatice, dünyevi arzulara teşvik eden bir zevce olmanın aksine, eşinin hakikat yolculuğuna engel olmamış, desteklemiştir.

Varaka b. Nevfel ve Nübüvvetin Tasdiki

Hz. Hatice (r.a.) Efendimiz’i (s.a.v.) alıp, amcasının oğlu olan Varaka b. Nevfel’e götürür. Varaka, daha önce Hristiyan olmuş, İncil’i Süryaniceden Arapçaya çevirmiş, vahiy kültürünü iyi bilen bir hanîf âlimdir. 

Efendimiz’i (s.a.v.) dinler, yaşananları dikkatle dinledikten sonra ayağa kalkar ve şöyle der:

Sana gelen, Hz. Musa’ya (a.s.) ve Hz. İsa’ya (a.s.) gelen namûstür (vahiy meleğidir). Sen bu ümmete gönderilmiş son peygambersin.” (Müsned, I, 312; VI, 223, 233; Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3, “Enbiyâʾ”, 23; Müslim, “Îmân”, 252; İbn İshak, s. 102; İbn Hişâm, I, 238)

Ve ardından, gönülleri titreten o cümleyi söyler:

“Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım; kavmin seni yurdundan çıkaracağı gün hayatta olup da sana yardım edebilseydim!” (B3 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.) 

Efendimiz (s.a.v.) bu sözleri duyunca şaşırır; çünkü kırk yaşına kadar Mekke’nin en güvenilen, sözüne en çok itimat edilen insanıdır. Kendisine kavminin verdiği lakap “el-Emîn”dir; yani sadakati, doğruluğu ve güvenilirliği herkes tarafından kabul edilmiştir. Böylesi bir insanın kendi kavmi tarafından yurdundan çıkarılacağı düşüncesi ona uzak gelir. Fakat Varaka, nübüvvet yolunun yürünmüş kaderini okuyan bir âlimdir ve hakikatin tabiatını çok iyi bilmektedir.

Varaka’nın sözleri sadece bir haber değil; nübüvvetin kaderine dair derin bir okumadır. Çünkü hakikat ortaya çıktığında:

Hakikat karanlığı azaltır;
Karanlıktan beslenenler ise bu aydınlığa karşı dururlar.

Varaka’nın bu cümlesi, tarihte tüm peygamberlerin yaşadığını özetleyen bir hakikattir: Hakikatin güneşi doğunca, karanlıklar çözülmeye başlar; fakat karanlığın hâkimiyetinden nemalananlar bu aydınlığa direnç gösterirler. Bu direnç, bazen alaydır, bazen iftira, bazen de sürgün ve baskı şeklinde ortaya çıkar. Nübüvvet yolunun bir sünnetullahıdır bu.

İlk Namaz, Mekki Ayetler ve Tevhid Eğitimi

Rivayete göre bir sonraki gün Cebrâil (a.s.) gelir, Efendimiz’i (s.a.v.) Mekke’ye yakın bir vadiye götürür, topuğunu yere vurur, oradan su çıkar ve abdest almayı öğretir; ardından iki rekât namaz kıldırır. Namaz, daha sonra miraçta farz olmakla beraber, nübüvvetin en başından itibaren Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında vardır. 

İlk yıllarda inen âyetlerin çoğu Mekki sûrelerdir ve dikkat çeken bir tarafı vardır:

  • İçkinin haram kılınışı,
  • Faiz,
  • Detaylı miras hükümleri,
  • Nikâh, talak, miras, tesettür,
  • Cuma namazı, ezan gibi hükümler

henüz nazil olmamıştır. Bunların çoğu Medine dönemindedir.

  • Tevhid (Allah’ın birliği)
  • Ahiret, ölüm, diriliş, hesap, cennet–cehennem
  • Nübüvvetin ispatı / Peygamberlik hakikati
  • Ahlakî eğitim ve irşad
  • Namaz ve ibadet bilinci

Müddessir suresinde cehennemliklerin sözleri anlatılırken şöyle buyurulur:

“(Cennetlikler, günahkârlara) ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ derler. Onlar da, ‘Biz namaz kılanlardan değildik.’ derler.” (Müddessir Suresi, 42-43) 

Bu ayet, namazın sadece bir ibadet değil, imanla küfür arasındaki sınır çizgisi olduğunu gösterir. Dört mezhebin imamlarının “Namaz kılmayanın hükmü nedir?” sorusu etrafında uzun uzun konuşmaları da bu ciddiyettendir.

İlk Vahiy ve Hira: Siyer-i Nebi Eğitimi ve Hazmedilmiş İlim

İlk Ayetlerden Hayatımıza 13 Emir

  1. Oku – ama Rabbini dışarıda bırakmadan. (Alak, 1) 
  2. Kalk ve uyar – rahatına gömülme. (Müddessir, 1-2) 
  3. Yaz ve düşündüğünü kayıt altına al – Kalem Suresi. 
  4. Geceni imar et – Müzzemmil’de gece kıyamı.
  5. Rabbini yücelt, onu her şeyden büyük bil.
  6. Elbiseni temiz tut, dış ve iç temizliğe dikkat et.
  7. Kötülükten uzak dur.
  8. Verdiğini çok görme, yaptığın iyiliği başa kakma.
  9. Sabret – İlahi davanın temel şartı. 
  10. Allah’ın (c.c.) rahmetini hatırla.
  11. Yalnız Rabbine yönel.
  12. Dünya yerine ahireti merkeze al. (Duha, 4) 
  13. Namazla bağını kuvvetlendir. (Müddessir, 42-43) 

Bu emirler hayata indiğinde, ilim hazmedilmiş olur; cehalet değil, iman güçlenir.

Fetreti Vahiy ve Duha Suresi’nin Tesellisi

İlk vahiyden sonra bir süre vahiy kesilir. Bu döneme “fetretü’l-vahy” denir. Rivayetlerde bu sürenin 15 gün ile birkaç ay arasında olduğundan bahsedilir. Tam bu esnada Mekke’de dedikodular yayılır; özellikle Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl, “Rabbi onu terk etti, yalnız bıraktı.” türünden incitici sözler söyler. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Duhâ 3 tefsiri.)

Bunun üzerine Duha Suresi iner; Efendimiz’e (s.a.v.) büyük bir teselli olur. Bu sûrede şöyle buyrulur:

Rabbin seni ne bıraktı ve ne de sana darıldı. Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” (Duha Suresi, 3-4) 

Yani:

  • Bugünkü sıkıntı geçicidir,
  • Asıl parlak hayat ahirettedir,
  • Ve senin nübüvvet yolun, her adımda daha hayırlı neticelere çıkacaktır.

Bu ayet aynı zamanda bize de bir hayat ölçüsü verir: Dünya değil, ahiret merkezli bir hayat kurmadıkça, hiçbir başarı kalbi tatmin etmez.

Bugüne Düşen Pay: Uzlet, Bedel ve Namaz

Hira’daki o 621 metrelik tırmanış, her mümin için sembolik bir derstir:

  • İman, konforu önceleyen bir hayatla büyümez.
  • Hakikati isteyen, bir miktar bedel ödemeyi göze almalıdır:
    • Nefsinin hoşuna giden alışkanlıklardan vazgeçmek,
    • Vakit ayırmak, yola düşmek, ders halkalarına katılmak,
    • Sosyal medyanın, dünyanın bitmeyen gündeminin arasından kendine ve Rabbine zaman açmak…

Hazreti Ali (r.a.) gibi büyük velilerin, Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi sadakat timsali sahabilerin yolunu takip etmek istiyorsak, önce Hz. Hatice (r.a.) gibi iman edenlerin bakışını öğrenmemiz gerekir:

  • Eşini, çocuğunu, sevdiklerini hakikat yoluna teşvik etmek,
  • İman hizmetine engel değil destek olmak,
  • Medeniyet fantezilerini değil, ahireti önceleyen bir hayatı merkeze almak…

Rabbimiz, Efendimiz’in (s.a.v.) Hira’daki uzletinden, Hz. Hatice’nin (r.a.) sadakatinden, ilk iman edenlerin teslimiyetinden bize de nasip eylesin; ilmi hazmedip amel hâline getirebilenlerden eylesin. Âmin.

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - İlk Vahiy ve İlk İman Edenler - Bölüm 7

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir