Efendimizin (s.a.v.) Peygamberliğine İşaretler: Doğumu Sonrasındaki İrhasatlar, Alametler ve Tanıklıklar

Efendimizin (s.a.v.) Peygamberliğine İşaretler: Doğumu Sonrasındaki İrhasatlar, Alametler ve Tanıklıklar

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğine İşaretler: Doğumu Sonrasındaki İrhasatlar, Alametler ve Tanıklıklar

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dünyaya teşrifleri, insanlık tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. O’nun doğumu, karanlık bir çağın aydınlığa kavuştuğu, zulmün yerini adaletin aldığı bir döneme işaret eder. Âlemlere rahmet olarak gönderilen bu yüce elçinin gelişi, sadece Arabistan yarımadası için değil, tüm insanlık için bir umut ışığı olmuştur.

Hem Ehli Kitap Âlimlerinin hem de dönemin bilge kişileri, kutsal kitaplarda bildirilen işaretlerden O’nun (s.a.v.) geleceğini beklemekteydi. Bu sebeple, doğumundan itibaren yaşanan her irhasat; yani peygamberliğine işaret eden her olağanüstü olay; insanlık için bir müjde, bir ilahi tecelli olmuştur.

Efendimiz (s.a.v.) doğduktan sonra da, O’nun (s.a.v.) ilerideki peygamberliğini haber veren olağanüstü hadiseler devam etmiştir. Çocukluk döneminde yaşadığı mucizevî olaylar, nübüvvet nurunun yavaş yavaş açığa çıkmakta olduğunun işaretleri olmuştur.

Efendimizin (s.a.v.) Peygamberliğine İşaretler: Doğumu Sonrasındaki İrhasatlar, Alametler ve Tanıklıklar

Doğum Gecesindeki Olağanüstü Hadiseler

Efendimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece, kainatta olağanüstü haller yaşanmıştır. İran Kisrâ’sının sarayındaki on dört sütunun yıkılması, bin yıldır yanmakta olan Mecusî ateşinin sönmesi, Sâve Gölü’nün kuruması, adeta yeni bir çağın başladığını ilan ediyordu. Bu olaylar, batıl inanç sistemlerinin çöküşünü ve tevhidin hüküm süreceği bir dönemin başlangıcını simgeliyordu.

Ayrıca, gökyüzü olağanüstü bir ışıkla aydınlanmış, Mekke’den Şam’a kadar uzanan bir nur görülmüştü. Bu nurun, son peygamberin doğumunu müjdeleyen ilahi bir işaret olduğu kabul edilir. Hz. Âmine validemiz, doğum anında evinin içini aydınlatan bir nur gördüğünü, hatta bu nurun Şam diyarına kadar ulaştığını rivayet etmiştir.

Kabe’deki putların devrilmesi, insanların kalplerinde yankı bulan manevi bir mesajdı: “Artık putların devri bitmiş, hakikatin nuru doğmuştur.” Bu yönüyle doğum gecesi mucizeleri, peygamberlik alametleri arasında en bilinen ve üzerinde en çok durulan olaylardandır.

İçindekiler

Yahudi ve Hristiyan Âlimlerinin Hz. Muhammed Hakkındaki Bilgileri

Kur’an-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin son Peygamber hakkında bilgileri olduğunu açıkça bildirir:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup bile bile gerçeği gizler.’’(Bakara Suresi, 146)

Bu ayet, o dönemdeki Ehli Kitap âlimlerinin Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelişini açık bir şekilde bildiğini gösterir. Onlar, kutsal metinlerdeki işaretleri incelemiş, hatta doğacak son peygamberin vasıflarını, zamanını ve geleceği bölgeyi dahi tespit etmeye çalışmışlardır. 

Bu bilgiyi o kadar detaylı biliyorlardı ki, geleceği dönemi ve yeri tespit edenler hatta ellerindeki metinlerle Mekke ve Medine çevresinde gezip O’nu arayanlar bile bulunmaktaydı. Bu da, Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin Son Peygamber Hakkında Bilgileri ne kadar detaylı bildiklerini göstermektedir.

Rahip Bahîra’nın Tanıklığı

Henüz 12 yaşındayken amcası Ebû Tâlib ile birlikte Şam’a ticaret kervanına katılan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), burada Bahîra adında bir rahiple karşılaştı. Rahip Bahîra uzun yıllar kutsal metinleri incelemiş, son peygamberin alametlerini ezberlemişti. Kervan yaklaşırken, gökyüzünde onları sürekli gölgeleyen bir bulut dikkatini çekti ve kervanı yemeğe davet etti. Ancak Efendimiz (s.a.v.) ilk davete katılmadı; çünkü malları gözetliyordu. Bahîra, onun gelmediğini fark edince özellikle onu çağırdı.

Efendimiz (s.a.v.) geldiğinde Bahîra heyecanlandı; çünkü İncil’de müjdelenen peygamberin bütün işaretleri O’nun yüzünde parlıyordu. Omzundaki nübüvvet mührünü görünce artık şüpheye yer kalmadığını anladı ve Ebû Tâlib’e şöyle dedi:

Bu çocuk beklenen son peygamberdir. Onu Yahudilerden koru.” (Tirmizî, Menâkıb, 3)

Bahîra, “Bu çocuğu yabancı topraklarda bırakma; Yahudiler kim olduğunu fark ederlerse zarar verebilirler.” diyerek Ebû Tâlib’i uyardı. 

Bu tanıklık, Hz. Muhammed’in(sav) peygamberliğine işaretler arasında en güçlü delillerden biridir. Ebû Tâlib, Bahîra’nın uyarısını ciddiye alarak ticaretini kısa kesmiş ve yeğenini güvenle Mekke’ye döndürmüştür. Bu olay, peygamberliğin ilk ilahi izlerinin çocuk yaşta bile fark edildiğini gösterir.

Rahip Nastûra’nın Şahitliği

Yıllar sonra, Hz. Hatice’nin (r.a.) kervanını yönetirken yine Şam’a giden Efendimiz (s.a.v.), bu kez Rahip Nastûra ile karşılaştı. Nastûra, bilge bir Hristiyan din adamıydı ve hayatını kutsal kitaplarda bildirilen son peygamberi araştırmaya adamıştı.

Kervan Şam yakınlarında konakladığında, Efendimiz (s.a.v.) bir zeytin ağacının altına oturmuştu. Güneş tam tepedeyken bile ağacın gölgesi O’nun üzerine düşüyor, yapraklar eğilerek gölgelik oluşturuyordu. Nastûra bu manzarayı görünce hayretle şöyle dedi:


Bu ağacın altında sadece bir peygamber gölgelenir.” (Halebî, İnsânü’l-ʿUyûn fî Sîretü’l-Emîn el-Me’mûn, II, 165).

Rahip Nastûra da peygamberlik alametleri konusunda derin bilgiye sahipti. Onun bu tanıklığı, Hristiyan bilginlerin de uzun yıllar boyunca son peygamberi beklediklerini, hatta O’nun doğumunun ilahi bir planın parçası olduğunu bildiklerini gösterir.

Abdullah bin Selâm’ın (r.a.) İmanı

Yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selâm (r.a.), Tevrat’ta son peygamberin tüm vasıflarını bilen dürüst bir bilgin olarak tanınırdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde onu görmek istedi. Yüzüne baktığında “Bu yüz yalancı bir yüz değildir.” (Tirmizî, Menâkıb, 3628; İbn Hişâm, Sîre, II, 293) diyerek hemen iman etti.

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), iman eden eski bir yahudi alimi olan Abdullah bin Selâm (r.a.)’a Kur-anı Kerim’deki ayeti hatırlatarak şöyle sordu:


“Ey Abdullah! Gerçekten sizler Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) kendi çocuklarınız gibi mi tanırdınız?”

Abdullah bin Selâm (r.a.) tebessüm ederek şu dikkat çekici cevabı verdi:

“Evet, ey Ömer! Hatta ondan da daha iyi tanırdık. Zira bir insan, çocuğunun kendine aidiyetinden bile bazen şüphe edebilir; fakat Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) elçisi olduğundan hiçbir şüphemiz yoktu. Onun peygamberliği güneş gibi apaçıktı.”

Bu samimi ifadeler, Ehli Kitap âlimlerinin son peygamberin vasıflarını bildiğinin en açık delillerdendir. 

Diğer bir örnekte ise, şair sahabilerden Hz. Hassan bin Sabit (r.a.) bir anısını şöyle anlatır: “Ben o günler sekiz yaşındaydım. Yahudi bilginlerinden biri Yesrib sokaklarında bağırarak, ‘Gökteki yıldızı gördünüz mü? O, son peygamber Ahmed’in yıldızıdır!’ dediğini duyanların da çok şaşırdıklarını anlatır.” O dönemde yıldızın görülmesi, beklenen peygamberin doğumuna işaret eden bir alamet olarak kabul edilmişti.

Zeyd bin Sâne’nin Efendimiz’in (s.a.v.) Hilmini Sınaması

Yine bir diğer Yahudi âlim Zeyd bin Sâne (r.a.), Tevrat’ta geçen son peygamberin vasıflarını çok iyi bilen bir bilgin olarak tanınırdı. O, Tevrat’ta müjdelenen peygamberin en belirgin özelliklerinden birinin “hilm” yani yumuşak huyluluk, sabır ve merhamet olduğunu biliyordu. 

Bu bilgiyi bizzat doğrulamak isteyen Zeyd bin Sâne (r.a.), Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) yakından gözlemlemeye karar verdi. Onun cömertliği, ahlakı ve zekâsı Zeyd’i hayran bırakmış, fakat içinde hâlâ bir şey eksikti: Kitaplarında yazılı olan o son vasfı, yani cahillerin öfkesine karşı gösterilecek eşsiz sabrı kendi gözleriyle görmek istiyordu.

Efendimiz’e (s.a.v.) bir miktar borç vermişti ve aradan bir süre geçti. Efendimiz (s.a.v.) Mescid-i Nebevî’de ashabıyla birlikte oturuyordu. İşte o sırada, Efendimiz’i (s.a.v.) denemek isteyen Zeyd içeri girdi. 

Yanına yaklaşıp, yüksek bir sesle, “Ey Muhammed! Borcunu neden ödemiyorsun?” dedi. Hâlbuki borcun vadesi henüz dolmamıştı.

Efendimiz (s.a.v.) son derece sükûnetle, “Borcun vadesi henüz gelmedi.” buyurdu.

Bunun üzerine Zeyd, kaba bir üslûpla, “Siz Abdülmuttalib oğulları, borçlarınızı ödemekte hep böyle yavaş mı davranırsınız?” diyerek saygısızca karşılık verdi.

Hz. Ömer (r.a.) bu söze öfkelendi, hemen kılıcına davrandı. Gözleri öfkeyle dolmuştu. Fakat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sakince müdahale etti:

Bu sözler üzerine Hz. Ömer (r.a) öfkelendi, kılıcına davrandı ve Zeyd’e sert bir şekilde çıkışmak istedi. Ancak Efendimiz (s.a.v) hemen müdahale ederek, son derece sakin bir sesle buyurdu:

Ya Ömer, dur! Adam haklı, senin yapman gereken, beni savunmak değil; borcumu güzelce ödememi ve alacaklıya yumuşak davranmamı tavsiye etmekti.” (İbn Hişâm, Sîre, II, 293; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 139)

Sonra Efendimiz (s.a.v.), “Zeyd’i al, filan Ensar’ın yanına götür. Ona borcumu ödesin.

Hz. Ömer (r.a.) yolda yürürken hâlâ öfkeliydi. Zeyd ise derin düşüncelere dalmıştı. Birkaç adım sonra durdu ve şöyle dedi:

Ey Ömer! Geri dönelim. Ben borcumu istemek için değil, Muhammed’in (s.a.v.) sabrını sınamak için geldim. Biz Tevrat’ta yazılı olan son peygamberin vasıflarını çok iyi biliriz. Onun özelliklerinden biri de, cahillerin cehaleti karşısında dahi hilmini ve yumuşaklığını korumasıdır. Ben bu vasfı onda bizzat gördüm. Artık kalbimde hiçbir şüphe kalmadı. Geri dönelim, onun huzurunda diz çöküp iman edeceğim.”

Hz. Ömer (r.a.) hayretle dinledi ve birlikte Efendimiz’in (s.a.v.) yanına döndüler. Zeyd bin Sâne (r.a.) diz çökerek Kelime-i Şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Ardından tüm malını Allah yolunda infak etti. Tebük Seferi sırasında da elinde kalan son servetini orduyu donatmak için bağışladı.

Bu hadise, hem bir ehl-i kitap âliminin ilimden imana geçişini hem de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) engin hilmini ve rahmet dolu ahlakını gösteren en güzel örneklerden biridir.

Taşların ve Ağaçların Selam Vermesi

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gençlik yıllarında Mekke sokaklarında yürüdüğünde taşlar ve ağaçlar O’na seslenirdi:

“Esselâmu aleyke yâ Resûlallah!” (Buhârî, Menakıb, 25)

Kainatın Şahidi Olduğu Bir Gerçek

Tüm irhasatlar, peygamberlik alametleri, Rahip Bahîra ve Rahip Nastûra’nın tanıklıkları, Ehli Kitap âlimlerinin onun vasıflarını tanıması gibi olaylar tek bir gerçeği göstermektedir:
Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah cc tarafından seçilmiş, rahmet ve hidayet elçisi olarak gönderilmiştir.

Yahudi ve Hristiyan bilginlerin metinlerde bekledikleri peygamberi O’nun simasında bulmaları, taşların ve ağaçların bile O’na selam vermesi, bu hakikatin kâinat çapında bir tasdiki olmuştur. O’nun örnek ahlakı, sabrı ve merhameti, sadece bir peygamberin değil, aynı zamanda insanlığın en yüce rehberinin vasıflarıdır. Bu mucizevî hadiseler, inanan kalpler için hem bir iman delili hem de ilahi hikmetin tecellisidir.

Kisrâ Sarayının Sarsılması ve Sönmeyen Ateşin Sönmesi

Efendimiz’in (s.a.v.) doğduğu gece, İran’daki Kisrâ sarayının on dört sütunu yıkılmış, duvarlarında büyük çatlaklar oluşmuştu. Aynı gece, Mecusilerin bin yıldır yanmakta olan kutsal ateşi sönmüştür. Bu olaylar, batıl inançların son bulacağını ve yeni bir çağın başlayacağını müjdelemiştir. 

Sâve Gölü’nün Kuruması

Hristiyanların kutsal saydığı Sâve Gölü, o gece tamamen kurumuştu. Suyunun çekilmesi, bozulmuş dinlerin hükmünün sona ereceğine ve hak dinin zuhura geleceğine işaret etmiştir.

Efendimizin (s.a.v.) Peygamberliğine İşaretler: Doğumu Sonrasındaki İrhasatlar, Alametler ve Tanıklıklar

İlahi Planın Görünür Hâli

Bütün bu olaylar, nübüvvetin ilahi bir planın parçası olduğunu açıkça ortaya koyar. Kâhinlerin kehanetlerinden Fil Vakası’na, doğum gecesindeki olağanüstü hadiselerden semanın koruma altına alınmasına kadar her şey, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine giden yolu hazırlamıştır.

Bu işaretler, Allah’ın (c.c) kudretinin tecellisidir. İnsanlık, o gece karanlıktan aydınlığa, putperestlikten tevhid nuruna adım atmıştır. Doğumundan önce bile kâinat O’nun (s.a.v.) gelişine hazır hâle getirilmiş; taşlar, yıldızlar, gökyüzü ve yeryüzü aynı hakikati dile getirmiştir: 

“Hak geldi, batıl zail oldu.”(İsrâ Suresi, 81)

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - İrhasat - Bölüm 4

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir