Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Doğumu ve Çocukluğu
On dört asır önce bir gece, insanlık tarihin en büyük doğumuna şahit oldu. Mehmet Âkif Ersoy, o geceyi şu mısralarla tasvir eder:
On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi…
Bu “öksüz”, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Onun (s.a.v.) hayatına bakmak, sadece tarih öğrenmek değil; kendi hayatımızdaki imtihanlara nasıl bakmamız gerektiğini de öğrenmektir.
İslami fıkıh literatüründe 0 ila 15 yaş aralığını kapsayan çocukluk dönemi, Resul-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) hayatındaki en zorlu fakat aynı zamanda manevi olarak en bereketli devirlerden biridir. Bu dönem, O’nun (asm) yetimlikle imtihan edildiği, farklı kültürlerde yetiştiği ve peygamberliğe giden yolda sabır ve idarecilik dersleri aldığı bir hazırlık mektebi olmuştur.
Siyer Öğrenmenin Hayatımızdaki Yeri
Sahabe, yaşadıkları sıkıntılarda Resûlullah’ı (s.a.v.) hatırlayarak teselli bulurdu; çünkü O’nun (s.a.v.) çektiği acılar, insanların karşılaştıklarından çok daha ağırdı. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), “Ey insanlar! Benden sonra birinizin başına bir musibet gelirse, benim vefatımla uğradığı manevî musibeti göz önüne getirerek musibetinden teselli bulsun. Hiç şüphesiz, benden sonra ümmetimden hiç kimsenin başına benim vefatımla maruz kaldığı bir musibetten daha büyüğü gelmez.” (Sunan İbn Mâce, 1599) buyurarak en büyük kaybın kendi ayrılışı olduğunu ifade etmiştir.
Bizler de zaman zaman problemlerimizin çok ağır olduğunu düşünürüz. Ancak siyer, bize şunu hatırlatır:
- Yalnız değiliz.
- Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatı da imtihanlarla doluydu.
- O (s.a.v.), her zorlukta sabır ve tevekkülle Rabbine yönelerek bize örnek oldu.
İçindekiler
Yetim Doğan Bir Rahmet Peygamberi
Efendimiz (s.a.v.) dünyaya geldiğinde babası Abdullah hayatta değildi. Hz. Âmine’nin (r.anha) karnındayken yetim kalmıştı.
- 6 yaşında annesini kaybetti.
- 8 yaşında dedesi Abdülmuttalib vefat etti.
- Sonra yıllarca amcası Ebû Tâlib’in (r.a.) evinde büyüdü.
Adeta Allah (c.c.), onu şöyle terbiye etmiş gibiydi:
“Sadece Bana dayanacaksın; hiçbir beşere mutlak manada yaslanmayacaksın.”
İlerleyen yıllarda da imtihanlar bitmedi:
- Yedi evladından altısını kendi elleriyle toprağa verdi;
- Sadece Hz. Fâtıma (r.anha), Efendimiz’den (s.a.v.) yaklaşık altı ay sonra vefat etti.
Bir baba düşünelim: Yedi evladından altısını toprağa veriyor, son kalan kızının da kendisinden kısa süre sonra ayrılacağını biliyor… Yine de isyan etmiyor, sadece ağlıyor, sabrediyor, Allah’a (c.c.) yöneliyor.
Bu tablo bize şunu hatırlatır:
- Bizim yaşadığımız aile acıları, kayıplar, ayrılıklar Efendimiz’in (s.a.v.) yaşadıklarından daha ağır değil.
- O (s.a.v.) sabrettiyse, biz de O’na (s.a.v.) bakarak dayanmayı öğrenebiliriz.
Doğum ve İsimlendirme
Doğumuna şahitlik eden üç hanımefendi vardı: Dadısı Ümmü Eymen, Şifa Binti Abdullah ve Fatma es-Sekafi. Resulullah’ı (asm) ilk öpen kişi, kendisinden üç yaş büyük olan amcası Hz. Abbas’tır. Hz. Abbas, bu hatırayı anlatırken, ayaklarını havaya kaldırmış olan o bebeği öptüğünü ve bununla övündüğünü dile getirmiştir.
Dedesi Abdülmuttalib, torununu Kâbe’ye götürdü, dua etti ve ona “Muhammed” ismini verdi. (İbn Hişâm, Sîre, 1/162). Bu ismin anlamı “övülen” demektir. Mekkeliler bu soyut ve mana içeren ismi manasız bulsa da, isim kendisine rüyada müjdelenmiştir. Efendimiz’in (s.a.v.) beş ismi olduğu rivayet edilir: Muhammed (Övülen), Ahmet (Övülen), Mahi (küfrü mahveden), Haşir (mahşerde insanların etrafında toplanacağı) ve Akib (Hatemen Nebi, yani son peygamber).(Buhari, Menakıb,17; Müslim, Fezail,125; Tirmizi, Edep, 67; Muvatta, Esmau’n-Nebi,1) O’nun (asm) sıfatlarından bir diğeri olan Mustafa da “seçilmiş” (Istıfa) kelimesinden gelmektedir.
Sünnet meselesinde ise iki rivayet mevcuttur: Taberi’de sünnetli doğduğu geçerken, Ahmed bin Hanbel ve İbn Kesir gibi kaynaklarda 7. gün dedesi Abdülmuttalib tarafından hem sünnet ettirildiği hem de Akika kurbanının kesildiği belirtilir. Bu Akika geleneği, Hz. İbrahim’den beri devam eden bir uygulamaydı.
Erken Yaş İşaretleri
Dede Abdülmuttalib, torununun üzerinde büyük bir hassasiyetle durmaktaydı. Bir gün Mekke’de oyun oynarken Müdlic oğullarından biri gelip O’nun (asm) ayaklarına dikkatlice bakmıştır. Bu kabilenin özelliği, ayaktaki izlerden nesebi (soy sopu) anlayabilmesiydi. Bu kişi, Abdülmuttalib’e giderek, O’nun (asm) ayaklarının, Makam-ı İbrahim’de bulunan Hz. İbrahim’in ayak izlerinin aynısı olduğunu söyleyerek büyük bir işaret vermiştir.
Doğumunun Zamanı ve Mevlid Kandili
Efendimiz (s.a.v.), 571 yılında, Mekke’de, Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı güneşin doğuşuyla dünyaya teşrif etmiştir. Bugün bu gece, “Mevlid Kandili” olarak ihya edilir. Fakat çok önemli bir noktayı unutmamak gerekir:
O gecenin hiçbir özelliği yoktu. Çünkü hiçbir gün veya gece, kendi başına Efendimiz’e (s.a.v.) şeref katamaz; bilakis onun (s.a.v.) doğumu, o vakte şeref kazandırır.
Kur’an-ı Kerim, bu hakikati şöyle ifade eder:
“Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Suresi, 107)
O hâlde Mevlid gecesi, sadece “güzel duyguların kabardığı” bir zaman değil;
Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını yeniden düşünme, ona benzemeye niyet tazeleme zamanıdır.
“Ben, Atam İbrahim’in Duası, Kardeşim İsa’nın Müjdesi, Annemin Rüyasıyım”
Âmine annemizin hamilelik süreci, çok rahat geçmişti ve hamilelik boyunca müjde içeren çeşitli rüyalar görmüştü. Bu durumu, Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte kendisini şöyle ifade eder:
“Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım.” (Müsned, 4/127, 128, 5/262; Hâkim, el-Müstedrek, 2/656)
Bu hadis, üç önemli noktayı gösterir:
- Hz. İbrahim’in (a.s.) duası: “Rabbimiz! Onlara içlerinden bir peygamber gönder…” duasının kabulüdür.
- Hz. İsa’nın (a.s.) müjdesi: Son peygamberi haber veren İncil müjdelerinin gerçekleşmesidir.
- Hz. Âmine’nin (r.anha) rüyası: Doğumdan önce gördüğü, içinden çıkan bir nurun Şam diyarının saraylarını aydınlatması şeklindeki müjdeli rüyadır.
Yani Efendimiz’in (s.a.v.) doğumu, sadece Mekke’de bir çocuğun dünyaya gelmesi değildir; yüzyılların duası, müjdesi ve bekleyişinin tecellisidir.
Doğumuna Şahit Olan Hanımlar ve Süt Anneleri
Siyer kaynaklarında Efendimiz’in (s.a.v.) doğumunda bulunan hanımlar arasında şu isimler zikredilir:
- Ümmü Eymen (r.anha): Efendimiz’in (s.a.v.) dadısı, adeta “annemden sonra anne” dediği mübarek hanım.
- Şifâ binti Abdullâh (r.anha) ve
- Fâtıma es-Sekafî (r.anha): Doğumuna yardım eden hanımlardan olarak rivayet edilir.
Ayrıca Efendimiz’in (s.a.v.) sütanneleri:
- Süveybe (r.anha): Ebû Leheb’in cariyesi; Efendimiz’e (s.a.v.) bir süre süt annelik yapmıştır.
- Halime binti Ebî Züeyb es-Sa‘diyye (r.anha): Benî Sa’d yurdunda Efendimiz’i (s.a.v.) büyüten, bereketli süt annesi.
Arab toplumunda çocukların bir süre çöle gönderilip fasih Arapça öğrenmeleri ve temiz havada büyümeleri âdetti. Efendimiz (s.a.v.) de Beni Sa’d yurdunda büyüyerek:
- Güçlü bir beden,
- Saf bir dil,
- Sade ve sahih bir hayat kültürü kazandı.
Çocukluğunda Beş Farklı Ev, Beş Farklı Mektep
Efendimiz (s.a.v.) yaklaşık 8 yaşına kadar beş farklı evde bulunmuştur:
- Annesi Hz. Âmine’nin (r.anha) evi – Mekke: Dünyaya geldikten sonraki ilk günler (ilk 3-7 gün)
- Süveybe’nin (r.anha) kucağı: Kısa süreli de olsa bir süt anne merhalesi. (1 hafta)
- Halime es-Sa‘diyye’nin (r.anha) evi – Benî Sa’d yurdu: Yaklaşık dört yıl süren çöl hayatı.
- Yesrib (Medine) ziyareti: Dayılarını ziyarette birkaç aylık kalış; küçük yaşta Yesrib’i tanıma imkânı.
- Dedesi Abdülmuttalib’in evi – Mekke: 6–8 yaş arası. Ardından 17 yıl amcası Ebû Tâlib’in (r.a.) evi, uzun yıllar süren yeni bir merhale.
Bu kadar farklı ev, aslında birer ilâhî eğitim durağı gibidir. Her ev:
- Farklı karakterler,
- Farklı ekonomik şartlar,
- Farklı çevreler ve kültürler sunmuştur.
Böylece Efendimiz (s.a.v.), daha çocukluk çağında çeşitli insan tiplerini tanımış, ileride bütün insanlığa rehber olacak geniş ufuklu bir peygamber olarak yetişmiştir.
Çobanlık Tecrübesi ve Hizmet Ahlâkı
Amcası Ebû Tâlib’in ticarette yaşadığı maddi sıkıntılar nedeniyle, Efendimiz (s.a.v.) 8 yaşındayken ona destek olmak için zorluğuyla bilinen keçi çobanlığı yapmıştır. Bu, siyer kaynaklarında açıkça geçer ve bizzat kendi beyanı ile sabittir:
“Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, mutlaka koyun gütmüş olmasın.”
Hz. Cabir bin Abdullah: “Sen de mi güttün ya Resûlallah?” diye sorunca:
“Evet, ben de Mekkelilerin koyunlarını az bir ücret karşılığında güderdım.” buyurmuştur. (Buhârî, İcâre, 2261-2262)
Özellikle keçi çobanlığı, sabır, dikkat ve idare becerisi isteyen bir iştir. Bu çobanlık tecrübesi, O’na (s.a.v.) peygamberlik ve idarecilik yolunda lazım olacak iki temel hasleti kazandırmıştır: Sabretmek ve İdare Etmek.
Bugün iman ve hizmet yolunda koşan herkes için bu, çok önemli bir derstir:
Hizmet, insan kahri çekmektir.
İnsanların nazını, geçimsizliğini, tembelliğini sabırla taşımak…
Sevdiğimiz dostlarımıza bile gerektiğinde “Kalk, işimiz var!” diyebilmek…
Konfor alanımızdan çıkıp ümmetin yükünü omuzlamak…
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesi bu noktada çok mânidardır:
“Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.”(Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım,52. sy)
Yani, hizmet eden insan:
- Kin ve nefretle değil,
- Sevgi, şefkat ve muhabbetle hareket eder;
- İnsanların nazını çekmeyi, Rabbine (c.c.) yakınlaşmanın bir vesilesi bilir.
Dinamik ve Dengeli Bir Peygamber
Bazı kimseler, yanlış bir anlayışla ideal Müslümanın zahitliğini göstermek için boynu bükük, içine kapanık, hayattan kopuk, sürekli somurtan ve yürürken bile ezik duran biri olması gerektiğini zanneder.
Hâlbuki Efendimiz (s.a.v.) tam tersine çok dinamik ve dengeli bir hayat yaşamıştır:
- Yürüyüşü kısa adımlarla ve kararlıylıdı. Yürürken yokuştan aşağı yürür gibi hızlı yürürdü.
- Koşu yarışları yapar, at ve deve kullanır, yüzmeye ve atıcılığa önem verirdi.
- Çocuklarla oyun oynar, sahabenin gençleriyle yarışırdı.
Meşhur bir rivayette Hz. Âişe (r.anha) şöyle anlatır:
- Bir sefer dönüşünde Resûlullah (s.a.v.) ile koşu yarışı yapmış, ilkinde kendisi kazanmıştır.
- Yıllar sonra tekrar yarıştıklarında bu sefer Efendimiz (s.a.v.) kazanmış, Hz. Âişe (r.anha) “Bu sefer ben biraz kilo almıştım.” diye latife etmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünen, Cihâd 98; hadis no: 2578)
Bu hatıra bile bize şunu gösterir:
- Müslümanlık, hayatın neşesini öldürmek değil; onu helâl dairede, edep sınırları içinde yaşatmaktır.
- Peygamberimiz (s.a.v.), eşine ve çocuklara karşı neşeli, zarif ve sevgi doluydu.
Çocukluk Oyunları ve Geniş Gönüllülük
Efendimiz (s.a.v.) atletik bir yapıya sahipti; at yarışı, deve yarışı (hicretteki Kusva’dan ayrı olarak, çocuklukta yarıştığı deve Edva ismindeydi) ve güreş yapardı. O (asm), yüzme, ok atma ve atıcılıkta da mahirdi.
Çocukluk döneminde oynadığı oyunlar arasında şunlar vardı:
- Saklambaç benzeri oyunlar.
- Süt kardeşleri Şeyma, Abdullah ve Üneyse ile oynadığı Ebeleme.
- Hayvanların aşık kemiği ile oynanan Azmi Vedah.
- Futbola benzer bir oyun olan, bazen karpuzla oynanan Kurrek.
Bir rivayette, O’nun (asm) 60 yaşında iken dahi çocuklarla oyun oynaması, O’nun (s.a.v.) ne kadar geniş bir gönle sahip olduğunu gösterir. Mahmud b. er-Rebî (r.a.) isimli sahabî, beş yaşında başından geçen bu hatırayı şöyle anlatır:
“Beş yaşımdayken Nebiyy-i Ekrem’in (s.a.v.) bir kovadan su alıp ağzına çektiğini ve yüzüme doğru püskürttüğünü hâlâ hatırlıyorum.” (Buhârî, İlim, 77)
Bu küçük şaka, yıllar sonra bile unutulamayan bir sevgi hatırası hâline gelmiştir. Yine Medine’de oynayan çocukları görünce:
- Onlara selâm verir,
- “Selâm olsun İsmail’in evlatlarına; babanız gibi atın.” diyerek hem kimliklerini onurlandırır, hem de sporu teşvik ederdi. (Sahîh-i Müslim, Fezâil, 1910)
Bizim için buradaki ders çok açıktır:
- Çocukları sadece “susması, uslu durması gereken küçük yetişkinler” gibi görmemek;
- Onlarla oyun oynayarak, onların dünyasına inerek, dinî terbiyeyi sevgi ile vermek…
Bu, Efendimiz’in (s.a.v.) çocuk terbiyesindeki metodudur.
Bugüne Bize Bakan Dersler
Efendimiz’in (s.a.v.) doğumu ve çocukluğu, bugün bize neler söylüyor?
- Musibet karşısındaki bakış açımızı düzeltmemiz gerekiyor.
O (s.a.v.) yetim büyüdü, ardı ardına en sevdiklerini kaybetti. Bizim yaşadığımız acılar da onun (s.a.v.) hayatına bakınca yerini bulur. - Hiç kimseye mutlak yaslanma; kalben sadece Allah’a (c.c.) dayan.
Efendimiz (s.a.v.), hiçbir insana tam anlamıyla yaslanmadı; Rabbine (c.c.) dayandı. Biz de sebeplere sarılırız ama kalbimizi sadece Allah’a (c.c.) bağlarız. - Hizmet, sabır ve insan kahri ister.
Çobanlıkla öğrenilen sabır, bugün imana hizmet eden herkes için zaruridir. İnsanları kırmadan uyarmak, sevdiğine bile “Kalk, işimiz var.” diyebilmek, nefisleri incitmeden nefsin konforunu kırmak… Bunlar çoban sabrını gerektirir. - Müslüman ezik değil, diridir.
Efendimiz (s.a.v.), diri, kararlı, hareketli ve nezih bir hayat yaşadı. Bizim de bu asırda “yırtık, bakımsız, hayattan kopuk” bir profil değil; imanı, ahlâkı ve istikametiyle saygı uyandıran bir mümin profiline ihtiyacımız var. - Din sadece bilgiden ibaret değildir; aynı zamanda muamele ve ahlâktır.
Sahih Muslim’de geçen “Din nasihattir.” hadisi (Sahih Muslim, Kitâbü’l-İman, Hadis No: 55) ve “muhabbet fedailiği” anlayışı, dinin sadece teoride değil; günlük hayatta, ilişkilerde, ticarette, aile içinde ve hizmette yaşanması gerektiğini hatırlatır.




