Cahiliye Dönemi ve Gerçekleri

Cahiliye Dönemi ve Gerçekleri

Cahiliye Kavramının Gerçek Anlamı

Cahiliye kelimesi, günlük dilde genellikle “bilgisizlik” veya “okuma-yazma bilmemek” anlamında kullanılır. Ancak bu kelimenin kökü olan cehl, sadece bilgi eksikliğini değil, aynı zamanda kalbin hakikate kapanmasını, insanın ilahi rehberden kopuşunu da ifade eder. Oysa Kur’an ve Siyer kaynaklarında “Cahiliye”, bundan çok daha derin bir manayı taşır. Cahiliye, vahiyden uzak, peygamber mesajından kopuk, heva ve arzuların yönlendirdiği bir hayat tarzıdır.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiği dönemde Arap toplumunu tanımlamak için kullanılan bu kavram, aslında bir zihniyet, kültür ve yaşam biçimini ifade eder. Bu dönemde insanlar bilgi sahibiydi, şiirleriyle meşhurdu, hatta ticaretle dünyaya açılmışlardı; ama kalplerinde vahiy yoktu. İşte o yüzden o dönem, “cahiliye” olarak anıldı.

Kur’an-ı Kerim’de bu kavramın altı şu ayetle çizilir:

“Onlar, cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir kavim için Allah’tan (c.c.) daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Mâide Suresi, 50)

Yani cahiliye, adaletin, hakkın ve vahyin olmadığı yerde ortaya çıkan bozuk düzenin adıdır. Aynı zamanda bilginin, vicdanın ve merhametin rehbersiz kaldığı bir hayat tarzı demektir. Nitekim Mekke toplumu; şiirde, ticarette, edebiyatta ve hafızada ileri bir kültüre sahipti. Ancak şirk, zulüm, kabilecilik, kadınlara zulüm ve kalp katılığı (kasaveti’l-kalb) onların hayatının merkezindeydi. Şiirlerinde kahramanlık övülüyor, zayıfa merhamet ayıplanıyordu. Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a.v.), bu dönemi “cahiliye” olarak adlandırmıştır.

Bu bağlanda Cahiliye kavramını tekrar tamamlarsak; “Cahiliye, ilimsizliğin değil, hakikatsizliğin ismidir. İnsan, ilimle değil, imanla insan olur.” Böylece anlaşılır ki cahiliye; ilimsiz değil, imansız bir medeniyetin adıdır.

Cahiliyenin Temel Özellikleri

  • Şirk: Allah’a (c.c.) inanmakla birlikte, putları ilah edinmek. Yani yaratıcıyı kabul ederler ama O’nun(c.c.) kudret sıfatlarını mahlûkata paylaştırırlar. Kimi rızkı putlardan, kimi bereketi yıldızlardan beklerdi. Bu, Allah’a (c.c.) ortak koşmanın en sinsi şekliydi. Kur’an’da bu hal, “Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Yusuf Suresi, 106) ayetiyle kınanır.
  • Zulüm: Haklı olan değil, güçlü olanın üstün görülmesidir. Toplumsal adalet yerine kabile asabiyeti, menfaat ve güç ön plandaydı. Zengin fakiri ezer, köle insan yerine konmaz, yetimin malı keyifle yenirdi. Üstad’a göre zulüm, adaletin zıddıdır; adaletten ayrılan işler toplumun/nizamın bozulmasına yol açar. (bkz. İşârâtü’l-İ’câz; Mektûbât)
  • Kabilecilik: “Bizden olsun da çamurdan olsun” anlayışı. Kabileye bağlılık öyle bir körlük doğurmuştu ki, suç işleyen bile kabilesi tarafından korunur, mazlumun sesi kısılırdı. Adaletin yerini menfaat almıştı.
  • Adavet ve Merhametsizlik: Kalplerin katılaşması, zulmün sıradanlaşması, zayıfa şefkatin kaybolması. İnsan, kardeşinin acısına duyarsızlaşmıştı. Bu ruh hali, Kur’an’da “Kasvetü’l-kalb” yani kalp katılığı olarak tarif edilir. Kalpler katılaştığında, insan taşlaşır; taş bile bazen yumuşar, ama kalp yumuşamaz.

Cahiliyenin temelinde, Allah’a (c.c.) karşı nankörlük ve nefse itaat vardır. Dolayısıyla cahiliye, sadece tarihî bir dönem değil; vahyin terk edildiği, merhametin çekildiği her zamanın adıdır.

Cahiliye Dönemi ve Gerçekleri

Modern Cahiliye ile Bağlantı

Cahiliye sadece Mekke’de yaşanmış bir tarih dilimi değildir; bugün de aynı zihniyetin izdüşümleriyle karşı karşıyayız. Modern çağda bilgi, teknoloji, üniversiteler, diplomalar artmış olabilir. Ancak adalet yerine güç, iman yerine hevâ hâkim olduğunda aslında bir tür “modern cahiliye” yaşanmaktadır.

Modern insan, elinde telefon, cebinde internetle çağın zirvesinde görünebilir; fakat kalbi hidayetten uzaksa, o da kendi çağının cahilidir. Bilgi, vicdanla birleşmediğinde; teknoloji, merhameti öldürdüğünde; ilerleme, kalbi değil cüzdanı büyüttüğünde insan yeniden karanlığa döner.

Günümüz dünyasına baktığımızda;

  • Aile içi şiddet, çocuk istismarı, yaşlılara merhametsizlik,
  • Kadınların meta hâline getirilmesi,
  • Hayvanlara eziyet, doğanın hoyratça tahribi,
  • Yalan, hile ve rüşvetin sıradanlaşması,
  • Tüketim çılgınlığı, gösteriş ve çıkarcılık,
  • Kalplerde merhametin sönmesi, dostlukların menfaat temeline dayanması

gibi tablolar, cahiliyenin modern şekilleridir. Bugün insanlar putlara değil, ama paraya, şöhrete, nefsine ve makama tapar hâle gelmiştir. Modern putların isimleri değişmiştir, fakat mahiyetleri aynıdır.

Kur’an bu konuda şöyle uyarır:

“Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.” (A’râf Suresi, 179)

Bu ayet, modern insanın hâline ayna tutar. Çünkü bilgiye ulaşmak kolaylaşsa da, hakikati idrak eden kalpler azalmıştır. 

Bugün teknoloji çağında yaşıyor olmamız, bizi cahiliyeden korumaz. Çünkü cahiliye, ilim değil; vahiy ve hidayet eksikliğidir. İnsan aklıyla değil, vahyin ışığıyla aydınlanır; aksi hâlde karanlığın şekli değişir ama özü aynı kalır.

İçindekiler

Doğruluk ve Yalan Meselesi

Cahiliye toplumu her yönüyle bozuk değildi. Bazı konularda doğruluk ve ahlaki seciye hâlâ korunuyordu. Mesela Ebu Süfyan, Bizans imparatoru Heraklius’un karşısında Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında sorulara doğru cevap vermiştir. Heraklius’un, “Bu adam yalan söylüyor mu?” sorusuna, düşman olmasına rağmen “Hayır” cevabını vermiştir.

Bu olay bize, düşman dahi olsa cahiliye toplumunda bazı doğruluk izlerinin bulunduğunu gösterir.

Peki ya bugün durum nasıldır? Ne yazık ki günümüz toplumunda yalan, adeta “ağızda sakız” gibi sıradanlaşmıştır. İnsanlar çıkar uğruna yalan söylemekten çekinmez hâle gelmiştir.

Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur:

“Mümin zina edebilir, hırsızlık da yapabilir. Ama mümin yalan söyleyemez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/407; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 11/22)

Hadisin farklı rivayetlerinde de aynı vurguyu görürüz: Müminin imana zıt bir fiil olan yalan, kalbi kirleten bir nifak tohumudur. Dolayısıyla doğruluk, imanin en büyük alametidir. Yalan ise kalpte nifak tohumlarını yeşerten bir zehirdir.

Hz. Ömer’in (r.a.) Cahiliyeyi Bilme Hassasiyeti

Hz. Ömer (r.a.), cahiliye dönemini en iyi bilen sahabelerdendir. Kendisinin 1000 beyitlik cahiliye şiirini ezbere bilmesi, o dönemin kültürüne ve düşünce dünyasına hâkimiyetini gösterir. Gençliğinde Kureyş’in önde gelenlerinden biri olarak ticaret yapar, panayırlara katılır ve dönemin toplum yapısını yakından tanırdı. Bu yüzden İslam’a girdikten sonra, cahiliye devrinin tüm yanlışlıklarını en iyi fark edenlerden biri olmuştur.

İman ettikten sonra şu sözüyle derin bir hikmet ifade etmiştir:

“Cahiliyeyi bilmeyen, İslam’ı da tam kavrayamaz.”

Bu söz, cahiliyenin karanlık yüzünü görmeden, İslam’ın nurunun kıymetini idrak edemeyeceğimizi anlatır. Çünkü hakikatin değeri, zıddının bilinmesiyle anlaşılır. Ömer (r.a.), cahiliyenin karanlığından İslam’ın nuruna geçen bir şahsiyet olarak, bu farkı bizzat yaşamıştır.

Hz. Ömer (r.a.) Kur’an’ı yıllar içinde öğrenmiş, çünkü sadece ezberlemekle yetinmemiş; her ayeti hayatına tatbik ederek yaşamıştır. Nitekim Bakara Suresi’ni 12 yılda öğrenmiştir. Her ayet onun için bir hayat dersiydi; ayetlerdeki hükümleri uygulamadan diğerine geçmeyi doğru bulmazdı.

Sahabeler, ayetleri sadece dilleriyle değil, kalpleriyle ezberlerdi. Vahiy ile gelen her ayet onların imanlarını artırırdı. Onlar Kur’an’ı bir kitap olarak değil, bir hayat rehberi olarak görürlerdi. Her bir ayet davranışlarına yön verir, gündelik hayatlarında değişim oluştururdu. Bu hassasiyet, İslam’ın bir bilgi değil, bir yaşayış olduğunu gösterir.

Bu hassasiyet bize şunu öğretir: İman, bilgiyle değil; amelle güçlenir. Çünkü bilgi, amel ile meyve verir; amel yoksa bilgi kuru bir kabuktan ibaret kalır. Hz. Ömer’in (r.a.) hayatı, bu gerçeğin en canlı delilidir.

Bugünün Müslümanları için bu anlayış çok kıymetlidir. Bizler de kendi çağımızın cahiliyesini tanımak zorundayız. Modern hayatın karmaşasında hangi değerler unutuluyorsa, orada bir cahiliye havası vardır. Hz. Ömer’in (r.a.) cahiliyeyi bilme hassasiyeti, bizim de hatalardan ders alarak hakikate yönelmemiz gerektiğini hatırlatır. Karanlığı tanımayan, ışığın kıymetini anlayamaz. Bu sebeple geçmişi bilmek, bugünü ıslah etmenin anahtarıdır.

Sahabelerin Çektikleri Çileler ve Sadakatleri

Siyer ve tarih kitaplarında en çarpıcı örneklerden biri Habbab bin Eret’in (r.a.) çektiği işkencelerdir. Demirci olan Habbab(r.a.), kızgın ateşin üzerine yatırılmış, vücudu kömürlerin üstünde yanmış ve sırtında yumurta büyüklüğünde yaralar oluşmuştur. Habbab(r.a.), bu ağır işkencelere rağmen imanından asla dönmemiş, her seferinde sabır ve teslimiyetle dayanmıştır. 

Aynı şekilde Bilal-i Habeşi (r.a.), kızgın kumlara yatırılarak işkence görmüş ama diliyle sürekli “Ahad, Ahad (Allah birdir)” diyerek tevhidi haykırmıştır. O an, yalnızca bir kölenin haykırışı değil, insanlık onurunun yeniden dirilişiydi. Bilal (r.a.)’in kalbinde iman ateşi öyle yanmıştı ki, işkencenin sıcaklığına sabredebilmişti.

Ammar bin Yasir (r.a.) ve ailesi de ağır işkencelere maruz kalmıştır. Babası Yasir (r.a.) taşlanarak, annesi Sümeyye (r.a.) ise Ebu Cehil’in mızrağıyla şehit edilmiştir. O, İslam uğruna şehit edilen ilk kadındır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), onların sabır ve direnişini görünce, “Sabredin ey Yasir ailesi! Sizin buluşma yeriniz cennettir.” (İbn Hişam, Sîre, 1/320) buyurmuştur. Bu müjde, işkencenin ortasında bile sahabelere huzur ve sebat vermiştir.

Bu örnekler bize, İslam’ın kolayca gelmediğini; sahabelerin canları, malları ve haysiyetleri pahasına bu davayı omuzladıklarını gösterir. Onlar, iman davasını bir hayat tarzına dönüştürdüler. İman, dilleriyle değil, bedenleriyle, kanlarıyla ve sabırlarıyla sınandı.

Kur’an, onların bu fedakârlığını şöyle anlatır:

İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.” (Bakara Suresi, 207)

Bugün biz de onların bu sadakat ve vefasından ders almalıyız. Siyer öğrenmek, sadece tarih okumak değil; o sadakati hayatımıza taşımaktır. İmanın bir bedel istediğini bilmek ve o bedeli ödemeye razı olmaktır. Onların çektiği çileler, bugünün konfor dünyasında imanımızı diri tutmak için bize birer uyarıdır.

Hz. Muhammed'in (asm) Hayatı - Cahiliye Dönemi - Bölüm 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir